23 Mart 2015 Pazartesi

Yine, yeni, yeniden kendim; Ben!

Pek Sevgili Kendim, Ben'cim,

Seviyorum seni.

Senin de bildiğin gibi.

İnsanın kendisini her haliyle sevmesi, kabullenmesi, farkında olması ne güzel bir şey.

İyi ki yaşıyorum!

İyi ki hissediyor ve duyumsuyorum!

İyi ki kayıt altına alıyorum!

İyi ki kendimden iz bırakıyorum!

Kendime ve çocuklarıma...! 

Kimi zaman; kendimi kendime anlatarak 

Kendimi anlamak,

Kimi zamanda anlaşılmak için yazıyorum.

Ne olursa olsun iyi yapıyorum.

Herşeye rağmen yaşamayı çok seviyorum.:)

İyi ki doğmuşum!




2 sene önce tam da bugün  yazdığım  yazıyı aynen yayınlamak istedim.Virgülüne, noktasına dokunmadan. 40 yaşına iyi hazırlanınca insan, kucaklaması da kolay oluyormuş.



Bugün yaşgünüm. Kendimi çok iyi hissettiğim bir yaşta olduğum bir gün.

İçimin dışımın çok daha bütünsel ve ahenk içerisinde hareket ettiği, kendimi her zamankinden daha fazla sevdiğim bir zam ''an '' da olduğum bir gün.

Etrafımda ki herkesi; her canlıyı, doğayı  daha fazla önemsediğim  bir gün.

Basiti yücelttiğim, abartıdan kaçındığım, yapmacık olamayacak kadar ustalaştığım bir yaşta olduğum bir gün.

Zamanla herkesi daha fazla severken; bazılarını kalbimde çok farklı yerlere koyduğumu açıkça söylemekten yüksünmediğim bir gün.

Daha fazla esnemeye; duvarlarımı yıkmaya çaba sarf ettiğim ; dogma düşüncelerden; önyargılardan çok daha fazla kaçındığım bir gün.

Kendimi sonuna kadar dişi hissettiğim, kadınlığımdan; akıllı olduğum kadar gurur duyduğum bir gün.

Keşke'lerimin sonuna geldiğim bir gün.

Sürprizlerin kendiliğinden gelmediğini, sürprizleri yaratabildiğimi idrak ettiğimi bir gün.

Hayatı iyisiyle kötüsüyle; getirisi götürüsüyle; hataları sevapları ile çok daha fazla sevdiğim; yaşama ve yaşamaya doyamadığım bir gün.

Dostlarıma, aileme, çocuklarıma; beni ben yapan herkese teşekkürü borç bildiğim bir gün.

Sahip olduğum herşeye  şükrettiğim bir gün.

Gelen yıllardan korkmadığım aksine adeta içime sokacakmışım gibi kucakladığım bir gün.

Varsın gelsin öyle ise yıllar; ardı ardına...Ümit ve umut oldukça... Böyle günler çoğaldıkça.

Bekliyorum seni 40))

16 Mart 2015 Pazartesi

Ankara

Hayatınızda sizin için değerli olan kişileri sorsam çok düşünmeden cevaplarsınız herhalde...

Peki ya sizin için önemli yerleri, şehirleri, mekanları?

Geçen gün yine, yeniden Ankara sokaklarında dolaşırken düşündürttü beni bu soru...

Kara, kuru, denizsiz, bozkır bir Ankara nasıl olur da benim için bu kadar anlamlı bir yer olmaktaydı ?

Hemen ağzımdan '' Ankara Ankara, güzel Ankara '' şarkısı dökülmeye başlamıştı.

Bu şehri benim için güzel yapan ne idi acaba  ?

Başladım tek tek düşünmeye.

Sıralamaya başladıkça  gerçekleri ben bile şaşırdım. Güzel miydi çirkin miydi önemini kaybetmişti. Benim için bir canı, anlamı vardı bu şehrin.

İzmir' de büyümüş, anne tarafı İzmirli olan ben; aslında Ankara doğumlu idim. Hatta Ankara yerine nüfus cüzdanıma doğduğum hastanenin adı yazıldığı için yıllar yılı Hacettepeli idim.

4 yaşına kadar Ankara'da bulunduktan sonra da her  fırsatta babaanne, hala bağlantıları sebebiyle çok sık gelip gidecektim bu şehre.

Lise'de iken Ankaralı bir erkek arkadaşım vardı. O zaman için çok çılgın bir fikir olan Ankara-İzmir arası birlikte otobüs yolculuğu yapmışlığım vardır kendisi ile. Bayan yanı bilet aldığımı söyleyip otobüs kalkınca yer değiştirdiğim.

Doğduğum hastane olan Hacettepe hastanesinde -doğumumdan tam 17 sene sonra - annemi kaybedince bile net olamadım bu şehrin bana kazandırdıği ve kaybettirdiği şeylerin muhasebesinde.

İlk büyük kaybımın ardından başka bir ilki yaşadım yine Ankara 'da ben. İlk aşkı. ODTÜ'ye geldiğim ilk sene. Giydiğim pantalon markasından neredeyse tüm İşletme fakültesinin adımı bilmeyip İzmirli olarak tanındığım yerde. Sarsıcı, güvensiz, çaresiz hissettiğim tüm zamanların hepsi.

Yine aklıma Ankara'da aynı zamanlarda ; İzmir'deki  ortaokul ve lise hayatımın tek  platonik aşkı  ile tesadüfen  İstanbul 'da ( halbuki tesadüf diye bir şey yok değil mi ? İlmek ilmek örülmüş planlar var, sadece zamanı gelince karşımıza çıkan ) tanıştıktan hemen sonra kendisi Ankara'ya beni ikna etmek için gelmiş ve Atakule'nin en tepesinde tüm şehri görebildiğimiz bir yer geliyor aklıma. O beni çıkmaya ikna ederken ben de O'na  olan gücümle anlatıyorum; neden O'nu yeni bulmuşken  kaybetmek istemediğimi. Ne de olsa o zaman ilişkiler zamanlı. Deneyeceğiz ve tüketeceğiz o yaşlarda birbirimizi. Nedenini bilmiyorum ama ben de ikna etmeye çalışıyorum O'nu. Benim için özel oluşunu ve bu şekilde özel kalması gerektiğini.
Ankara 'da. Bir tepede.

Nereden bileyim tanıştıktan tam 10 ay sonra -7 senelik platonik aşkımı- yine Ankara'da gelen bir telefon ile bir trafik kazasında kaybettiğimi öğreneceğimi?

ODTÜ'de 2.senem. Bayağı berbat dönemler. Hayatımın hem akademik olarak hem de hayat sınavlarına dair  en kötü zamanları. Kafam bayağı karışık, kendimi yönsüz ve amaçsız hissettiğim zamanlar. Alttan ders alıyorum. Aynı bölümden, benim gibi alttan ders alan birisi ile tanışıyorum. Çok sıradışı, çok renkli. Hayatıma gökkuşağı gibi giriyor. Bulutlu kafamın içine doğuyor adeta.  Pervasızlığı, vurdumduymazlığı ondan öğreniyorum. Candan arkadaş oluyoruz Enver ile. Bazen ortadan kayboluyor merak ediyorum. Ama sır verip ser vermiyor. Zamanla anlıyorum sıradışılığını, hasta oluşunu.

Haziran oluyor okul bitiyor, İzmir'e döneceğim, arıyorum evinin yakınlarındaki ankesörlü telefondan '' bak döneceğim İzmir'e , görüşelim son bir defa diyorum '' Neden son diyorum ben bile bilmiyorum. Hastaneden yeni geldiğini ve çok halsiz olduğunu söyleyip, kibarca red ediyor. Üzülüyorum bayağı. Mecbur peki diyorum. Ağustos ayında, alelade bir anda, bir gazetede gördüğüm  vefat ilanında donup kalıyorum. Çok kısa zamanda tanıyıp çok sevdiğim bir arkadaşımı  da böyle kaybediyorum.

Annem, platonik aşkım ve arkadaşım 2 sene içerisinde beni bırakıyorlar. Bozkırın ortasında. Yalnız.

Sonra parasız ama dibine kadar özgür öğrencilik günleri. İzmirli arkadaşlarımla bir kombinin yanıbaşında yapılan inanılmaz kıymetli sohbetler. Sırlar, boyumuzu aşan deneyimler, çaresizlik ama yine birlikten güç aldığımız zamanlar. Yine Ankara'da.

Zaman geçiyor. Üniversite son sınıf oluyor. Öylesine gittiğim bir iş mülakatında mezun olmadan daha ilk iş teklifimi alıyorum ve pek de arkama bakmadan ver elini İstanbul demeye hazırlanıyorum.

Ankara'nın ilk alışveriş merkezi Karum 'da bu defa karşıma İstanbul'daki ev arkadaşım çıkıyor. O 'da İstanbul 'da iş bulmuş ve ev arkadaşı arıyormuş. Onca dostumuz içerisinden en az tanıdığımız kişiyle, bir alışveriş merkezinde, yeni hayatımız için ev arkadaşı olmaya karar veriyoruz. 2 İzmir'li kız olarak Ankara 'dan İstanbul 'a uzanıyoruz.

Böylece İzmir, Ankara ve İstanbul üçlemesini tamamlıyorum.

Ama Ankara sihri benim için devam ediyor. İstanbul'da tanıştığım Ankaralı eşim  ile yine Ankara'da evleniyorum. Gelinliğim bile Ankara 'da dikiliyor. Çok sevdiğim bir ailem daha oluyor. Ankaralı.

Aldığını geri veriyor böylelikle bu şehir bana.  Bana en büyük acımı yaşatan bu şehir aynı zamanda da  en mutlu günümü sunarak af diliyor belli ki kendisi için benden.

Benim gibi bir deniz kızına, bozkırın da söyleyeceği, hissettireceği, deneyimleteceği şeyler varmış diyorum ve Ankara'yı affederek yoluma devam ediyorum.

Bunu yaptığım anda da ilk aklıma  düşen şarkı oluyor zaten '' Ankara, Ankara güzel Ankara ...''











7 Mart 2015 Cumartesi

İşte tüm mesele de bu bence...

Kızım Ela, 6 senedir tenis oynuyor. Nasıl başladığını çok net hatırlıyorum. Bir ara her kız çocuğu gibi baleyi denemişti ama ne Ela ne de bale bence birbirini sevmişti. 6 yaşında geriye kalan diğer seçenekler arasında jimnastik, yüzme ve tenis vardı. Takım sporları bu yaş grubu için daha erken idi. İyi bir jimnastik okulu yakınımızda olmadığı teniste karar verdik. Evimizin dibinde de teniste çok iyi olan Enka tenis klubü var idi. Oraya gidip gelmeye başladık. Ama bir haliyle içime sinmiyordu orası. Antrenörlerin kafası çok dağınıktı ve hissedililir derece de  bir sorunları vardı. Yaydıkları enerjiden yaptıkları işten hiç ama hiç mutlu olmadıkları anlaşılıyordu. Haftada sadece 1-2 saat gittiği bir yerde bile bunu anlamak çok mümkün idi.

Bir gün çok entresan bir şey oldu. Zihnimde bu konudaki endişeleri okumuş olduğunu düşündüğüm genç antrenör bana geldi ve dedi ki;
'' Biz burada çok mutsuzsuz. Başımıza bir Rus antrenör geldi ve yapımızı çok değiştirdi. Bizim çok kıymetli bir antrenörümüz var Serkan hoca; mili takım antrenörü idi. Çok yeni Levent Tenis Klubüne geçti ve orada alt yapı takımını kuracak. Siz oraya gidin bence '' dedi.

Ve genç antrenörün bizi yönlendirmesi ile -o zamanlar spordan çok briç vs gibi kağıt oynayanlarla dolu olan Levent Tenis klubünün - daha doğrusu Serkan Hoca 'nın- o klupteki ilk öğrencilerinden oldu Ela...

Serkan hoca, daha önceleri defaeten Milli Takım Kız takımının baş antrenörlüğünü yapmış, çok kıymetli bir antrenör. Bizim içinki kıymeti ise O'nun olgunluk dönemine denk gelmiş olmamız. Bütün deneme yanılmalarını, hırslarını, egosunu, erken yaşta gelen zorlama ve baskının nasıl geri teptiğini genç ergenlerde deneyimlemiş bir antrenör Serkan Hoca. Hayatın çok uzun bir zaman dilimine yayıldığını, hiç bir şeyin planlandığı ve umulduğu gibi gitmediğini, umulmadık taşların çok baş yardığını ise
( performans beklemedikleri sporcuların hiç beklenmedik bir zamanda onları nasıl olumlu anlamda şaşırttıklarını ) her daim anlatır.
Başarı için en temel koşulun sadece  '' yaptığı ve emek verdiği şeyi sevmesinin '' yeterli olduğunu ve bunu nasıl defaten yine genç ergenlerde  deneyimlediğini  paylaşır.
Zorla güzellik olmaz der.
Baskı ise bir başarının en büyük düşmanıdır der.
Antreman için zorlamaz, turnuva için şart koşmaz, sadece yönlendirir, tavsiye verir.
Maç sonucunda bağırmaz, kızmaz çok ama çok sakin konuşur.
Geribildirim vermek istediği zaman öğrencisini göz teması kurmaya zorlamaz, öğrenci o konuşurken sağa sola baktığında bile söylenenleri pek ala kayıt altına aldığını söyler bize.
Ela'nın şu an farkında olmadığı, ama bizim farkında olarak başımıza gelen en güzel şeydir Serkan Hoca ve O'nun kurmuş olduğu ekibi.
Hiç pedagoga gitmedim ama Ela'ya ve gelişimine dair çok kıymetli 2 kişiden şu ana kadar görüş aldım ve almaktayım; bir tanesi drama öğretmeninden öbürü de Serkan Hoca 'dan.

Haftada 5 gün gittiği, her fırsatta turnuvalara katılan Ela için bir tutku mudur  tenis ?
Doğrusu bilmiyorum. Ama şahsi fikrim zannetmiyorum!
Ama ciddiye aldığını ve emek vermekten keyif aldığını biliyorum.
Disiplinin hayatına olumlu katkısı olduğunu gördüğünü, tenisten çok farklı arkadaşlıklar kurduğunu, tenisin kendisine- kendisini sevmesi ve güvenmesi -konusunda çok olumlu katkısı olduğunun farkında olduğunu bildiğim gibi.
En yakın ama en yakın arkadaşının teniste O' ndan daha iyi olduğunun  kendisinin de farkında olduğu gibi.
Hatta bir turnuvada karşılıklı oynadıkları maçta; kendine güvenmeyip maçı hemen verdiği gerçeği gibi.
En yakın arkadaşına ''sen teniste benden daha iyisin ama ben de senden matematikte daha iyiyim'' diye  bir ödev icabı yazdığı mektuptaki  gibi.

Herşeyin ama herşeyin farkında aslında Ela. Diğer tüm çocuklar gibi. Sadece sormak lazım. Doğru soruları sormak lazım.
Geçen gün bir tenis turnuvasında Ela 2.sette 4-0 yenik.
İlk seti nasılsa almıştı! ( Genellikle Ela ilk seti verir, sonra tiebreak'e taşır maçı. Maçlara genellikle geç  ısınır ve asılır )
Rakibinin babası '' uzayacak maç '' dedi ve dışarı çıktı.
Tie break ' e gideceklerini kast etti.
Maçı uzaktan izleyen ben oyun sonuçlarına hakim değilim ama oyununu, kurgusunu ve mücadelesini uzaktan izliyorum.

Tam 1.5 saat sürdü maçı.

Düşündüm de bir tenisi maçı ama adeta hayatın kendisi sanki dedim. Kısa bir karesi ama kendisi. Aynen hayatta yaşadığımız tüm duyguları, heyecanları, hezeyanları, geriye düşsen de çaba göstermeye devam etme zorunluluğunu, yılmamayı, karar alma yetisini, herşeyden tek başına sorumlu olma duygusunu ve ne yaparsan yap herkesin ( seyircilerin ) gözünün üzerinde olma  stresini ve herşeyden öte tek başınalığı yaşıyorsun bir tenis maçında da...

12 yaşındaki bir çocuğun aslında hayatının mücadelesini, karakterini nasıl ortaya koyduğunu izliyorsun tenis maçında. Bir tenis maçı ama hayatını nasıl ele alacağının bir parçasını izliyorsun aslında.
Özellikle de Serkan hoca'nın belirttiği gibi;'' kolaysa çık da sen oyna '' dediği zorlukları tek tek göğüslüyorsun.

Maç bitti. Arabayla dönüyoruz. Sormak istedim maç esnasında neler hissettiğini, hangi anlarda nasıl düşündüğünü...

''Hani başkaları kendine çok kızar ya; ben öyle hissetmiyorum, yapamadığım zaman, alamadığım zaman sayıyı '' dedi. '' O kadar da önemli olmuyor benim için yenilmek'' dedi. Hep bildim ve söyledim ki Ela kendini çok sevdi. Ailede sevdiği kişileri sayarken hep kendisinden başlardı saymaya.

'' Yenmek ve yenilmekte değil ama; 4-0 'dan 4-4 yaptığım zaman maçı  çok ama çok mutlu oluyorum '' dedi.

Babanın dediği doğru çıktı. Maç uzadı. Ama tiebreak'e gidildiği için değil. Ela 4-0 yenik olduğu seti 7-5 kazandığı için:) Sonuçta 2-0 aldı Ela maçı.

Sadece ama sadece 1,5 saatlik bir tenis maçı mücadelesi bile Ela'nın hayattaki duruşuna dair birçok ipuçları vermekteydi.

Son olarak da dedi ki '' Sen de hiç oturmadın ''

Tribünler O'nun maç yaptığı korta uzaktı, ben de oturmadan ayakta izledim bir köşede.

Ben O'nu izlerken O'da beni izlemiş belli ki. Kimi zamanda belki güç almak için, kimi zaman izlenildiğinden emin olmak için. Kimbilir.

Profesyonel bir tenisçi olmayacağını düşünüyorum.
Ama hayat boyu tenisi amatörce de olsa çok iyi oynacağını biliyorum.
Spordan ve sporcu arkadaşlarından çok şey öğreneceğini bildiğim gibi.

Ergenlik arifesinde sporun hayatımızda çok önemli bir rolü olacağını bildiğim gibi.

Daha yaşayacağımız nice bilmediklerimin olduğu gibi.

Tek bildiğimin çocuklara ve çabalarına güvenmemiz gerçeği.

Onlar her daim hayatlarına dair ipucu veriyorlar bize.

Hangi kesitten baktığımız önemli hayat penceresine...

4-0'daki an'dan mı yoksa 4-4 'lük  an'dan mı yoksa 2-0 maç sonucundan mı bakıyor ve değerlendiriyoruz bu hayatı ?

İşte tüm mesele de bu bence !!!!!!