11 Mayıs 2015 Pazartesi

Kaygı yönetimi

Değişik bir dönemdeyim farkındayım. Kontrol etmeye çalışsam da , farkında olsam da, her yerden işaretler alıp, işaretleri doğru okusam da yine kaygılıyım bu sıralar.

Bence ''kaygı '' tüm kötülüklerin anası. Zehir gibi. Başladınız mı bir kere endişelenmeye, karamsarlığa, kaygılanmaya gerisi çorap söküğü gibi geliyor. Panik atak gibi geldi mi de; ataklar halinde gelip, kalp atışınızı hızlandırmaya, başınızı döndürmeye , tansiyonunuzu düşürmeye kadar etkiliyor bünyeyi.

En azından beni.


Yine kaygılıyım zira çok uzun süredir, belki de 5 senedir filan bu denli kaygı duymamıştım.
Geçmişte -çok küçükken ben- derslerim için, notlarım için kaygılanırdım.
Sonra büyüdüm geleceğim için kaygılandım.
Sonra iş hayatına atıldım, en iyisini yapmak için çok çalışırken kaygılandım.
Sonra Ela'yı doğurdum, teşhisimi koyabildim.
Şiddetli kaygılıydım.

Ne olacak sorusundan çok nasıl olacağını hep düşünürdüm.

Nasıl yapacaktım?,
Nasıl edecektim?,
Nasıl olacaktı?
Nasıl gelişecekti işler ?
Nasıl halledilecekti?

Kim sorusu yoktu pek. Zira kim diye sorduğum herşeye cevabım basitti '' BEN ''.
O kadar paratoner gibi çekiyordum üstüme tüm sorumlulukları, yapılması gerekenleri, çözüm bulunması gereken şeyleri.
Kendimi mesul tutuyordum herşeyden. Mesuliyet müdürü diye bir iş olsa o ben olacaktım. Sadece kendi dünyamdan değil tüm dünyadan sorumlu mesuliyet müdürü hem de.

Neyse battım, çıktım, debelendim bir süre ama en önemlisi akışa bırakınca kendimi, sorduğum her sorunun cevabına   ''ben '' olarak yanıt vermemeyi seçince aktı gitti üstümden kaygıya dair  tüm duygular.
Mesuliyet müdürlüğünden istifa edebildim...

Kaygılar akıp gidince ise inanılmaz bir şey oldu;  ''duyumsamaya '' başladım ben.
Benim için evreka diyecebileceğim bir andı.
Herkesi, herşeyi, duyguları, kaygıları, niyetleri, sevinçleri, varolan ve aslolan herşeyi çok rahat hissetmeye, duyumsamaya ve anlamlandırmaya başladım.

Buradaki en kritik olan şey belki de '' anlamlandırma'' idi.

Zira hal böyle olunca sebep- sonuç ilişkisi de çok kolaylıkla kurulabildiği için; yaşamam gereken bir şeyi yaşadığım için ürkmez oldum. Bıraktım kendimi ve yaşar oldum.

Her an, her şeyden işaret alıyordum. İşaretlerin kaynağı; edilgen olabildiği kadar da etken de olabiliyordu. Yani kaynağın kendisi; ben ve iç sesim olabiliyordu. Ki çoğunlukla da öyle oldu. Kendimi bir süre sonra; iç sesime soru sorup bekler durumda buldum.

Veya bir sohbet sırasında hissettiğim yoğun bir duyguyu hop diye cımbızla çektim yerleştirmekteydim içimde bir yere.
Böyle böyle biriktirmeye başladım tüm gerekli olan cevapları kendi içimde.
Daha sonra soru sorduğum zaman '' kanıt '' olabilsin diye.
İç sesime.
Ama bunu öyle bir farkındalıkla yapıyordum ki ; hem iç sesim hem de mantığım tanık oluyordu bu kanıtlara. Dolayısıyla da müthiş bir uyum yakalanıyordu, ikilik çıkmıyordu.

Bu süreçte biliyordum ki iki çok önemli anahtar vardı.
'' Niyet '' ve '' sevgi '' .

Artık  yaşadığım ve tecrübe ettiğim, beni üzecek olan hiç bir durumda çok üzülmüyordum. Kaygılanmıyordum. Bundan bir şey öğrenmem gerekiyordu. O yüzden yaşıyordum bunları.

2 sorum oluyordum yaşanan olaylara;

1.Niyeti iyi mi kötü mü ? Farkında olarak mı yoksa farkında olmaksızın mı yapıldı beni üzen bu eylem?
2. Bu kişiye dair yüreğimde daha önce biriktirdiğim kırıntısı bile olsa sevgiye dair bir iz/ kanıt var mı?

Cevaplayıp ilerliyordum. Olması gereken oluyordu zaten. Bana sadece kabullenerek yaşaması kalıyordu. Sessiz ve derinde yaşıyordum ama çok da kolay ilerliyordum hayatımda.

Ta ki, şu sıralar, üstüste benzer sınavlara girene kadar. Sınavların birisinden geçsem bile huzurla, aynı vaka tekrar karşıma çıkınca afallar oldum bu defa.

Hiç bilmediğim duyguları duyumsattılar bana. Ben ki şüpheci olmayı hiç sevmem.

Yaşamayı, tecrübe etmeyi tercih ederim varsaymaya.

Hep de yaşadım, hep de tecrübe ettim iyisini kötüsünü ama şu son zamanlardaki kadar
''sevgisiz ve kötü niyetli insan'' az çıktı karşıma.

Demek ki dedim yine önemli bir sınav veriyorum.

Demek ki dedim içimde kanıt olsun diye biriktirmeye attıklarıma kimi zaman '' yok ya bu kadar kötü niyetli olamaz bekleyip göreyim '' dediğim herşeye kanıt olacak şekilde yağıyor  işaretler.

Fazlasıyla yoğun yağınca işaretler, sindirmesi de kabullenmesi de ilerlemesi de zor olmakta pek tabiiki..

Hatta yine unuttuğum bir duyguyu çıkartıyor içimden '' kaygıyı ''

Sorularım farklılaşıyor bu sefer...

''Nasıl bu denli sevgisiz olabilir bir insan? ''
''Nasıl bu kadar kötü niyetli olabilir bir insan ?''
''Nasıl bu kadar kompleksli olabilir bir insan ? ''
''Ben değil ama çocuklarım nasıl baş edebilecek bu denli kötü niyetle ? ''

Sonra fark ediyorum aslolanı.
Bu cevaplarda değil aslolan.
Hatta cevapların çoğu bende bile değil.
Aslolan kabullenmek .
Sorgulamamak.
Kenara çekilmek.
İşaret görmüş olduğuna çok sevinmek.
İşaretleri doğru okuduğuna, anlamlandırdığına çok mutlu olmak.
Şanslı olanlardan olduğunu bilmek.

Sonra kaygılarım azalmaya başlıyor.
Zira şanslı olduğumu yine, yeni, yeniden fark ediyorum.
Soruların kaynağının ben olmadığını, cevapların da bende olmadığını fark edince ohh be diyorum.
Varsın sevgisiz olsunlar,
Varsın kötü niyetli olsunlar.
O onların sınavı.
Benim değil.

Şaka değil bu yazıyı yazmaya başladığımda nasıl çözümleyeceğimi bilmediğim bir meselem idi.

Kaygımı geldiği yere göndermesini yine becerebildiğim için çok mutlu oldum şu an.

Tabii bu kendime dair kendi kendime baş edebildiğim bir kaygı mücadelesi idi. Kontrolün bende olduğu, dümenden de kendimin sorumlu olduğu.

Ama bir de çocuklarıma dair yaşadığım kaygılar baş göstermeye başladıki, o en zoru.
Ona dair de en kısa zamanda duygularımı paylaşacağım.

Ajda' nın da dediği, benim de biraz eklediğim gibi...
 '' Sardı korkular , gelecek yıllar, nasıl da geçecek bu ergen yıllar ? ''







Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Hoş geldim!

Yeni yılın ertesi, annemin başka diyarlara intikal edişinin tam göbeği, oğlumun yeni yaşının hemen öncesi bir zamanlardan merhaba! Uzun bir ...