7 Ocak 2015 Çarşamba

Etkileşim; kafayı taktığım, gözünü sevdiğim...


2 sene oldu yazmaya başladığım. Kendimi ve duygularımı  açığa çıkartarak kayıt altına aldığım. 

Hiçbir zaman saklamadım ne kendimi ne de duygularımı ama ; söz uçar yazı kalır misali kayıt altına alırken de hiç saklamadım kendimi.

Önce niyet ettim sonra da irade göstererek 2 seneyi tamamladım. Benim için önemli bir eşikti, atladım geçtim. Belli oldu ki artık yolum açık. Yazmak benim için önemli, önemliden de öte belki zaruri.

Bu sene kafayı takacağım şey ''etkileşim ''.  Zira benim besin kaynağım ''etkileşim'' ve yazmanın sonucunda fark ettiğim; etkileşimin beni asıl büyüttüğü, ilerlettiği ve kendimi bulmamı sağladığı.

Beni her daim gerek paylaştıkları gerek söyledikleri ile düşündürttükleri, hissettiğimi hissettirdikleri, kimi zaman  kalbimi titreştirdikleri; kimi zaman da sindirilmesi zaman alan olağanüstü kıymetli hediyeleri bana koşulsuz şartsız verdikleri  için teşekkür etmem gerekenler var önümüzdeki dönemde. Sadece teşekkür yetmez şükranlarımı sunmaya diyelim. 

Şükranın büyüğü ve küçüğü, sırası ve önemi olmaz. Olsa olsa doğru zamanda, doğru koşulda şükranını sunabilmek ve kimseye şükran borcunu unutmamaktır önemli olan diyelim. Bu denli geç kaldıysam affola; olsa olsa verdiklerinizi kabul etmem, sindirmem ve hazmetmem zaman almıştır. Yoksa kıymet biçmemem değil.

Bahar'cım, 
Kıymetli dostum ve ortağım, nazımı niyazımı, kaprisimi en çok çekenim, çoğu zaman en çok etkileştiğim, beni her daim ilerlettiğini hissettirdiğim, iş yapış biçimlerimizle
beni en çok tamamlayanım, sınır ihlali konusunda çok hassas ve duyarlı olan dostum , birlikte büyüdüğümüzü bildiğim, beni her zaman olduğum gibi kabul edenim,

Gerek bana geçen gün gönderdiğin aşağıdaki Ted talk videosu ile gerek de dün bu videoyaya dair konuşurken benimle ilgili son 17 senelik kıymetli görüş ve yakıştırmaların için sana teşekkürü borç bilirim. Kendi yolculuğumu bana bu kadar şeffaf, objektif ve çok yönlü anlatan olamazdı. Biz iş hayatından dost olmuştuk ama o iş hayatı da beni ben yapan en önemli dönüm noktalarındandı. Aşağıdaki videodaki duyguları ve yolculuğu bana yakıştırdığın için ayrıca müteşşekkirim. Söylemeye gerek yok ayna olduk bu dönemde birbirimize. İlerliyoruz birlikte...

Gerek aşağıdaki video gerek de yazı arka arkaya düştüler önüme. Ben de çok hoş izler bıraktılar. Şafak hn'ı şahsen de tanıdım. İnanılmaz güzel ve etkili bir '' hikaye anlatıcısı ''. 
Aşağıdaki yazısını facebook'ta  paylaştı. Kıymetli yazıları ve düşündürtücü tespitleri var. Takip etmenizi öneririm.

Yeni senede, kendi hayatında yeni sayfalar açmak isteyen herkesin, hikayeler yazmak isteyenlerin, etkileşerek büyümek isteyen herkesin okuması, izlemesi ve etkileşmesi dileğiyle,

İyi seneler dilerim,








ÖZ’ÜNÜZLE BAĞLARINIZ NASIL?
Doç. Dr. Şafak Nakajima
Kendinize olan inancınızla, kendinize duyduğunuz güven arasında çok yakın bir ilişki vardır!
‘’Kendine inanmak, ne demektir?’’ sorusu gelebilir aklınıza!
Bilginize, yeteneklerinize, doğru karar verebilme kapasitenize, zorluklar karşısında direnme gücünüze, sorumluluk üstlenebilme becerinize inanmak size, yeterli bir birey olduğunuz duygusunu kazandırabilir.
Bu yeterlilik duygusunun adı, özgüvendir.
Ailelerin, eğitim sisteminin ve çalışma yaşamının aşırı yarışmacı olması, yeterlilik duygusu geliştirmeyi çok zorlaştırır.
Böylesi sağlıksız yarışmacı yapılar, sürecin tadına vararak kendini geliştirme, derecesi ne olursa olsun başarının tadına varma imkânını elinizden alırlar.
Koşu bandında gibi hissettirirler insana kendisini; kulağına fısıldarlar: Durma! Durursan düşersin! Yarış!
Ya özsevgi?
Çoğu insan beyninde, kendisini ağır suçlarla itham eden acımasız bir savcı ve vicdanın sesine kulaklarını tıkamış merhametsiz bir hâkim taşır.
Onların görev yaptığı bu iç mahkemede durmadan suçlanan ve yargılanan insan, kendisini olduğu gibi kabul etmeyi ve sevmeyi öğrenemez.
Her şeyin iyi-kötü, doğru-yanlış, sevap-günah gibi siyah-beyaz keskinliğinde sınıflandırıldığı toplumlarda, bu iç mahkemenin gücü büyük olur.
Birey, taşıdığı farklı düşünce ve duygular nedeniyle kendisini yargılar, başkalarının yargılarından korkar, yabancılaşır. 
Kendisinden nefret dahi edebilir.
Oysa kendisini olduğu gibi kabul edebilse, hissedeceği duygu özsevgi olacaktır.
Özsevgi, burnu havada bir bencillik ve sorumsuzluk değildir. 
İnsanın kendisine sevgiyle yaklaşabilmesi, yanlış veya yetersiz bulduğu şeyleri acımasızca yargılamak yerine, şefkatle düzeltebilmesi demektir. 
Özsevgi, özgürlüğün çocuğudur; birey olmanın cesaretlendirildiği, farklılıkların yargılanmadığı ortamlarda boy atar.
Bir de, özdeğer vardır.
Özdeğer, kişinin bu dünyaya gelmiş bir birey olduğu için, salt varlığı nedeniyle kendisini değerli hissedebilmesidir. 
Özdeğer sahibi bireylerin yetişmesi, insana değer verilen toplumlarda daha kolay gerçekleşir.
Özdeğer sahibi insanlar kendilerini, başkalarının davranışlarına göre değerli ya da değersiz hissetmezler!
Onlar kendi değerlerinin farkındadırlar. 
Ve elbette, kendisine değer veren bireyler, başkalarına da değer vermeyi bilirler.
Özsaygı, Özsevgi ve Özdeğer, aslında birbiriyle iç içe geçen, birbirinden beslenen üç kavramdır.
Birinin eksikliği ya da yokluğu, benlik bütünlüğünü bozar.
Sağlıklı bir benlik sahibi olmanız ancak, yeteneklerinizi tanımanız, kendinizi olduğunuz gibi kabul ederek, yargılamadan anlamaya çalışıp geliştirmeniz, kendinize değer vermenizle mümkündür.
Bu nitelikleri kazanabilmek için, içinde yaşadığımız toplumun çok iyi bir ortam sunduğunu söylemek kolay değil!
Önyargıların, cehaletin, baskının, ağır sosyoekonomik eşitsizliklerin, insan haklarındaki yetersizliklerin kol gezdiği günümüzde, benliği hasta insanların sayısı hızla artmakta, maalesef.
Öfke, şiddet, kabalık, saldırganlık, samimiyetsizlik, sorumsuzluk, gösteriş budalalığı, şekilcilik her yerde karşımıza çıkmakta.
Özsevgi, narsisistik bencillikle; özdeğer, hak edilmemiş üstünlük duygusu ve kibirle; gerçek yeterlilik duygusu olan Özsaygı ise, haksız güç ve zorbalıkla karıştırılıyor.
Öz’üyle sağlıklı bağ kuran, sevgi ve saygı dilini konuşan, içten ve dürüst, sorumluluk ve adalet duygusuna sahip insanlara, giderek ne kadar da az rastlıyoruz!
Depresyon, panik atak, endişe bozukluğu adlarıyla etiketlenip ilaçlarla tedavi edilmeye kalkışılan çoğu ruhsal fırtınanın arkasında, öz ile sağlıklı bağlar kurmayı bilememenin yattığını göremiyoruz.
Ama artık, doğru çözümleri bulmak için fazla bekleyecek zamanımız yok! 
Hem bireysel hem de toplumsal sorunlarımızın çözümünde, ruhsal ve bireysel gelişimimizi öncelikli kılmak zorundayız.
Hepimizin Özsaygı, Özsevgi ve Özdeğer sahibi olmaya ihtiyacı var!
Kendimizi bilmek, acil amacımız olmalı!
Bunu başardığımızda ancak, sağlıklı toplumlar, uygar kentler kurabilecek; yaşamlarımızı kara kuyulardan çıkarıp, gökyüzünde yıldızlaştırabileceğiz!

3 Ocak 2015 Cumartesi

1.1.1992

Canım Annem,
Nerden başlasam bilmiyorum. Neden bu zamanı seçtik onu da bilmiyorum.

Aramızdaki sessiz ama çok özel olan ve halen sürdürdüğümüz ilişkimizi neden bu zamanda herkese açmaya karar verdik bilmiyorum.

Belki de sadece artık kızın olarak değil de 40 yaşını geçkin bir kadın olduğum için, senin gidişini bir kayıp olarak algılamaktan çok öteye; gidişinle birlikte  beni ben yapan herşeye ; başta dirayet ve farkındalık, kıymet ve şükür kavramlarını dibine vurduğum şu dönemi bilerek sen seçtin.

İçime girdin ve tarifi olmayacak bir şekilde yad edilmek istedin.

O kadar çok istedin ki; 23 senedir içimde sakladığım hazine sandığını herkese şu an açabildim.

Kendime, sadece kendime sakladığım seni ancak şu an herkesle paylaşabildim.

Seni o kadar iyi tanısınlar istedim ki geceler günler sana hazırlandım.

Aslında bir de fark ettim ki ; ben hiçbir şey yapmamışım bu hazırlık sürecinde bile.

Her şeyi ama her şeyi yaşadığın kısacık hayatta bile benim için bizim için sen en ince detayına kadar düşünmüşsün.

Kah yazılı kayıt altına alarak, kah 45 seneye sığdırdın hayatının izlerini fotoğraflar aracılığıyla bize ayna tutarak.

Yoksa nasıl anlatırdım başka türlü senin zerafetini, her daim iyimserliğini, üzerinden 40 sene geçse de fotoğraflardan çıkan ''halen ben aranızdayım dedirten '' enerjini, halen arkadaşların üzerindeki tesirini, arkadaşların için çok kıymetli oluşunu, babamla aranızdaki Hollywood starlarını andıran çekim gücünü, birbirinize yakışmanızı...

Bu sene idi sanırım Bahar'a alakasız bir günde alakasız bir an'da ''Ben annemin ardından hiç neden ben demedim; iyiki böyle acı yaşamaşım da erken yaşta; herşeye ama herşeye karşı dirayetli, ''derdimiz bu olsun '' bakış açısını öğrenebilmişim'' dedim. Bahar cevap vermekte zorlandı ama sadece şöyleyebildi '' Bunu da, bu farkındalıkla ancak sen söyleyebilirdin ''

Ben hep şanslı olduğumu bildim.Annemin de yanımda olamasa da hep şansım olmaya devam ettiğini bildiğim gibi.
Annemin sahip olmak istediği herşeye benim sahip olduğumu bildiğim gibi.
Ben çok şanslıyım.
Annem gitmeden önce herşeyi düşünmüş, çabalamış.İnanılmaz ağrıları varken bile dayanmış.
Sadece benim için .

Haber vermeden, benimle son bir kez görüşmeden, benden söz almadan gitmek istememiş.

31.12.1991.
Ankara Hacettepe Hastanesi.
Annemi tam 40 gün olmuş görmeyeli. Sağlığı hakkında bana bilerek  hiç bir şey söylenmemiş. Zira üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Ailenin tüm fertleri babam ve ağbim Ankara 'da O'nun yanında; benim yanımda ise babaaannem.
Dediler ki; gelin Ankara'ya.
Yılbaşını birlikte kutlayalım.
Gittim o gün hastaneye.

Annemi gördüm şok içerisindeyim. Aldığı kortizonlardan tanınmayacak kadar şiş her yeri.
Biliyorum ve hemen fark ediyorum ki bu bir veda.

Boğazımda bir yumru, yüreğimde ise daha önce hiç hissetmediğim kadar bir kuvvet.
Annem gideceği için mahcup ama beni görebildiğine dayanabildiği kadar da mutlu.

Hissediyorum bunu iliklerime kadar.

Söz veriyorum bende anneme.

O'nu hiç mahcup etmeyeceğime, çok çalışacağıma, başarılı olacağıma söz veriyorum. Gözü arkada kalmamasını söylüyorum****

Ağlayarak çıkıyorum odadan.
O'nu son görüşüm oluyor.
Beni beklemiş olan annem; hemen ertesi gün huzurla artık gideceği yere gidiyor.
1.1.1992 oluyor tarih.
Ben de İzmir 'i arıyorum. Lerzan'a haber veriyorum annemi kaybettiğimi. İlk anda aklıma gelen ve nedense hep anaç bulduğum arkadaşımı.

1.1.2015. Alaçatı'dayız. Emir hasta olduğu için akşam programımız değişiyor ve evde kalıyoruz.Lerzan ve Berke geliyor bize spontan bir şekilde. 2 hafta önce annem için ; annemin çok istediği, istemekten öte kıvrandığı yad edilmeyi;  ruhunu rahatlatmak için yaptığım mevlütü anlatıyorum.Anlatmaktan öte O'nun adına bastırdığım Yasin kitabını ve kendi el yazısı ile yazmış olduğu yemek tariflerini üzatıyorum O'na. Lerzan'a. Teşekkür ediyorum O'na. Ama biliyorum ki  o an teşekkür eden Lerzan 'a annem. Tam tamına 23 sene sonra.

17 yaşındaki kızının verdiği acı haberi sırtlanacak bir yükü kaldırabildiği, herkesin kabul edemeyeceği bir sorumluluğu alabildiği için.
Ben de şu an anlıyorum ki o teşekkürü annem yine düşünmüş nasıl edeceğini. O gece evde oturmamız gerekiyormuş  tıpkı onlarında spontan bir şekilde bize uğramaları gerektiği gibi.

Canım Annem;  aramızdaki sırrı artık herkes biliyor oldu...Ne mutlu bize.

Mevlüt için bir video hazırlarken müzik konusunda çok ama çok kararsız kalmıştım.Vardı kafamda birkaç alternatif; derken yine annem yaptı yapacağını. Hem yaşına; hem dönemine hem de tüm duygularıma tercüman olacak müthiş bir şarkı çıkartt karşıma. Şaşırmadım. Ama mevlütte sordular nasıl bulduğumu, yakıştırdığımı bu şarkıya; anlatamadım.Şimdi öğrenmiş oldunuz sizde bu işin sırrını...





Canım Annem,
Ayla Ertekin,
Mekanın cennet ruhun şad olsun...