27 Aralık 2020 Pazar

Aylaklık-İçimdeki çocuk-Hareket

2020 senesini uğurlamaya sayılı günler kala ben de 2020 senesini kendi açımdan yorumlamaya devam ediyorum. 

Hayatımızın şu ana kadar, en enteresan,  hayat dönüştürücü olan olayı olan pandeminin Türkiye'ye etkisi ile birlikte evlere kapandığımız gün takvimler  23 Mart 2020 'yi gösteriyordu.  

46. yaşımı kutladığım gündü o gün. Çekirdek aile, alelade bir pasta etrafında mum üflerken benim haricimde herkes üzgündü bana böyle bir yaşgünü yaşattıkları için. 

Benim içimde ise bir sakinlik, dinginlik ve herşeyden önemlisi kendimden beklenilmeyecek bir şekilde kabulün getirdiği huzur vardı. Olması gereken olmuş gibi hissediyordum. Evlere kapanmamız, kabuklarımıza çekilmemiz, yaşamımızın sınırlandırılması bana özgürlük alanı yaratmıştı adeta. 

O yüzden yeni yaşımla birlikte kendime yaratmış olduğum bu özgürlük alanında kendime ilk defa izin vererek,  kendi üstümde sürekli egemen kıldığım  ''üretken ve verimli olacağım'' baskısını kaldırarak kelimenin tam anlamıyla aylaklık yaptım. . Ahesteliğin ve  çabasızlığın keyfini çıkardım. Edilgen ve sürekli alıcı durumuna geçtim. Sürekli bir şeyler izledim, dinledim, okudum, konuştum, düşündüm ama bunların hiçbirisini bir şeye evriltmeye, dönüştürmeye ve sentezlemeye çabalamadım. Bıraktım durdukları yerde kaldılar. Ben de kaldım. 

Hareketim de çok azalmıştı. Yukarı mahallelere keşif yürüyüşleri yapıyordum ama temposu oldukça düşük, amacı farklı, gözlemeye ve sessizliğime sokağın sessizliğini katma yürüyüşleri idi bunlar çoğunlukla.Zaman zaman hareketin temposunu da nabız atışımı da ıssız köşelerde karşıma çıkan ya yalnızlıktan sıkılmış  ya da açlıktan feryat eden köpek sürüleri artıyordu o kadar. Ki onlarla karşılaşmamak adına bir süre sonra o rotaları da yapmamaya başlayınca hareket tempom bayağı düştü.Aylaklıkta başka bir evreye geçmiştim. Duraklama.

Yazlığa geçince değişir diye düşündüğüm duraklama ve aylaklık dönemim ortalama Temmuz ayına kadar bu şekilde sürdü. 

Ancak bir sabah yakın arkadaşım Aslı ile bir plan yaparak rutinimizi değiştirerek sabahlarımızı biraz daha yaşamaya karar verdik. Erkence bir yaz sabahı saat 7.30 da bizim evin önünde buluşarak Alaçatı'dan Ilıca plajına denize girmek için sözleştik. Ama en önemli detay bunu bisikletlerimizle yapacak olmamızdı. Sırtımızda sırt çantaları, en incesinden bir peştemal, biraz para, bir şişe su, kafalarda kask,  sabah sessizliğinde, hayatı yaşamak için evlerden ilk çıkan olmanın haklı gururunu yaşıyor gibiydik. 

Ve yol boyunca yanyana bisikletlerle konuşa konuşa, hayatı sorgulayarak, sabah enerjisini pedallarımıza yansıtarak Ilıca plajına vardığımız an ayılmıştım ben. Aylaklıktan ayılmıştım adeta. Sadece bir bisiklet, yanyana gitmek, arada pedallara kuvvet, içimdeki çocuğu uyandırmıştı tekrar. 

Ve o çocuğun doğasında hiç bir zaman ama hiç bir zaman aylaklığa övgü olmamıştı. O çocuk hareketin ve enerjinin çocuğu idi. Patenden tenise, yüzmeden voleybola, ip atlamadan yakar topa, yogadan kickboksa, danstan rüzgar sürfüne, herşeye evrilebilir, deneyimleyebilir, rekabet edebilir, hırslanıp hızlanabilir , herseye yapmaya azmedebilir ama bir tek aylaklık yapamazdı. En azından sürdürülebilir aylaklığı.

İşte Ilıca plajına gitmek, o güzelim sahilde yürüyüş yapıp, denize atladıktan sonra ıslak mayolarla saçlardan akan sularla bisikletler üstünde tekrar yola düşmek, fırına, bakkala uğrayarak hayatın getirdiği diğer nimetleri alarak sabah 9 olmadan evlere geri dönmek beni tekrar bildik İpek yaptı. Hareketin enerjisinden beslenen İpek .

Bu sabah rutinlerimiz yazın geri kalan döneminde düzenli bir şekilde hayatımıza girerek,  bu yazın en güzel ve özel anlarına, yaptığımız derin sohbetlere imzasını bu şekilde atmış oldu. 

Aylaklık maceramda, bir bisiklet kadar basit bir araç ile özümü tekrar keşfettiğim bir anda bitmiş oldu. 2020 senesinin Eylül ayından itibaren ise özümü ve enerji kaynağımı bir daha hiç unutmayacak şekilde harekete evrilerek düzenli spor yapmaya başladım. Bildiğim en önemli şey her ne spor yapıyor olursam olayım içimdeki çocuk bundan her zaman çok ama çok mutlu olup, inanılmaz bir şekilde besleniyor.

Ve kendime ve içimdeki çocuğa sözüm, her daim oyun ruhumu korumak... Kazanmaya çalışmak, ters köşelere koşturtmak, inanmak, arada mızıkçılık yapmak, pes etmemek. Karşımda ister kocam olsun, ister kızım ister oğlum, ister  arkadaşlarım. Onlar da görsünler, tanısınlar, tanışsınlar içimdeki çocukla. Eğlenir, ilham alırlar belki kimbilir.

 O içimdeki çocuğa  son bir önemli sözüm daha var . 

 Sağlığımız yerinde olsun, pandemi izin versin, dansa başlamak istiyorum. 

İçimdeki çocuk istiyor, ben ne yapayım:) 




25 Aralık 2020 Cuma

Dostluk ve empati

Geçen gün halam ile telefonda konuşuyorduk. Bana, bana dair, unuttuğum ama anlattığında çok dokunan konuşmamızı anlattı. 

Annemin ölümünden 9 ay sonra Ankara'ya üniversite okumaya gittim. Okul zamanı Ankara'da halamların evinde kalıyor, tatillerde  Ankara -İzmir arası mekik dokuyordum. Bu mekik dokumalar hep Varan marka otobüslerle, genellikle gece vakti ve yine genellikle en şık, en tiki ! ( böyle bir kelime vardı o günlerimizde) halimizle yapılıyordu. Gece vakti uyuyunca ağzımızdan salya akabilir, ağzımız yüzümüz dağılabilir, hatta ve hatta horlayabilirdik  ama şıklığımız ve o otobüse nasıl bindiğimiz herşeyden  daha önemli hale geliyordu.

Kimi zaman sabaha kadar cırcır konuşulur, uyumaya çalışan azınlıklardan şşşt sesleri gelirdi. Kimi zaman beğendiğin çocuğun gözüne sabahta iyi gözükebilmek için tüm gece makyaj tazelemesi yapılırdı.  ( Bu yolculukları ayrıca yazmam gerekiyor beli olduğu üzere)

İşte yine bir tatil arifesinde o seyahatlerin birinde, yanımda oturan, kadın olduğunu düşündüğüm bir yabancının sorusu üzerine anlatmaya başlamışım. Annemin kaybını, hislerimi,   çok yeni olan travmanın bendeki izlerini.

Ne o anı ne de sonrasını hiç ama hiç hatırlamıyorum. Ama her ne olduysa İzmir 'den gelir gelmez halama  '' annemi ve yaşadıklarımı  otobüste yanımdaki kadının tekine anlattım. Beni, başıma gelenleri, yoksunluğumu, acizliğimi bir hikaye gibi dinledi '' demişim pişman bir şekilde. ''Halbuki ben hikaye anlatmadım. Başıma gelen ve beni çok üzen özel bir durumu paylaştım'' demişim.

Ve hemen ardından da eklemişim; 

Ben  o kadının bir kulağından girip bir kulağından çıkacak bir hikayesi olamam. Ben ve hikayem, ancak ve ancak beni anlayabilecek,  hikayeme kıymet verecek, beni anlayabilecek  dostlarımla paylaşılmalı.Sıradan bir kişiyle değil ''

Neredeyse 30 sene önce. Belki 18 'im belki 20 'yim. Yetişkinliğe yeni yeni geçtiğim bir dönemimdeyim.

Halam ise benim söylediğimden o kadar çok etkilenmiş  ki; kendisi bile kime ne anlatacağına, anlatacağı kıymetli bilgiyi kimin nasıl taşıyabileceğini ölçüp tartmış bu 30 sene boyunca. 

2020 'nin kıymeti bunu daha da anladığım bir dönem oldu  benim için. Evlere kapandığımız zaman diliminde, bunca sene biriktirdiğim dostlarımın hepsi ile daha sık ve düzenli görüşebildim. Tabiki teknoloji sayesinde. İster çocukluk arkadaşlarımla ister iş hayatından tanıdığım ama hayatımda çok kıymetli yerlere sahip dostlarımla bir ekran etrafında toplaştık. Düzenli ve ısrarlı bir şekilde. Hepimize iyi gelen bir şekilde. 

Genelde seanslarımız; ne dediğimizin belli olmadığı  bir şekilde hep bir ağızdan konuşmalarla, arada bir ''manyaksın kesin sen'' cümlelerinin iltifat olarak havada uçuştuğu, arada bir de  elimizde tuttuğumuz kadehlerden bir fırt alarak, konuların hararet derecesinin çok daha arttığı durumlarda  çocukların '' anneee çok bağırıyorsun uyuyamıyorum'' serzenişleri ile kesintiye uğrasada devam edebildi.

O yüzden çok net olarak söyleyebilirim ki 2020'nin benim için en önemli şükür duygusu;  sağlık ve ailemden sonra biriktirdiğim dostlarımdı.

Tüm bu dostlarıma hikayelerimi özenle ve önyargısız dinleyebildikleri, empati gösterebildikleri, bana her seferinde kendimi kendim gibi hissettirebildikleri için müteşekkirim. 30 sene önceki gibi bir pişmanlık yaşatmadıkları için daha çok müteşekkirim. 

2021 senesi için her birisine ayrı ayrı,  kendileri ve sevdikleri için önce sağlık sonrasında ise ağız tadı diliyorum.

Ne de olsa  onların ağız tadı benim ağız tadım demek... 

Ne de olsa onların hikayeleri benim kıymetli hikayelerim demek. 

Ne de olsa hikayeler bizi birbirimizi bağlayan en güçlü bağ demek. 

Güçlü bağlar ise umut, ümit, dayanışma, destek, elele tutuşmak, kardeşlik demek... 

Hepimize ama hepimize sırtımızı sıvazlayacak, gözyaşlarımızı kurutacak, gülmekten karın ağrıtacak  dostlarla geçecek yeni bir yıl diliyorum. 



20 Aralık 2020 Pazar

Yüz güldürmek , yüz güldürebildiğine şükretmek

Sildim sildim yazdım. Nice giriş cümleleri yaptım, sadede nasıl geleceğimi beceremedim söz konusu başlığı attıktan sonra . 

Evelemeden gevelemeden diyeceğim şudur ki 2020 senesinde ben kendimden ve tanıdık tanımadık tüm arkadaşlarımdan sadece bir şey istedim. 

Issız, soğuk, bilinmez, karanlık, yalnız, sıkışmış bir senede  ıssız, soğuk, karanlık ve sıkışık yürekler, gülmeye hasret yüzler için.

Sağlıklı olmanın en büyük şükür ve ayrıcalık olduğu böyle bir senede doygun hissedemedik. 

Kafanı sokacağın bir eve, mutfağında canının istediği herşeyi bulundurabilme, işinden olmama ve  fatura ödeyebilme imkanına rağmen dahi yüreğimiz sızladı ince ince.

İnce ince sızlayan, dertli ve kederli yüreklerin yalnızlıkları yalnız yalnız dolaşıyor, yolları bir türlü kesişmiyordu. Kederde bile işbirliği yapılamıyordu.

Zira uzun süredir kolektif bir şekilde, kolektif bir amaç uğruna atmayan kalplerimizin  kederde işbirliği yapabilme becerileri maalesef yoktu.

İşte tam da böylesine bir dönemde, pandemi sebebiyle tekrar bir şeyden emin oldum. Bana her daim iyi gelen en özel duygulardan birisi olan  ''ferahlamaktan  ve ferahlatmaktan ''

Dertleri ortadan kaldırabilecek, yok edecek bir meziyetim, gücümün olmadığı bu sıradışı dönemde yapabileceğim en güzel ve anlamlı şeyin,  yüreklere su serperek, derdi olan kişinin yüreğini ferahlamasını sağlamak olduğunu keşfettim.

Böylece ferahlayan kişinin kendisini duyguca bollukta, hacimsel olarak ise kudretli hissetmesini sağlayarak derdinin ya olduğundan daha küçük olmasını sağlayabilmek ya da bazen de koşulsuz maddi -manevi ihtiyacını  karşılayarak yüreğinin bir süreliğine ferahlamasını arzu ettim.

Bu sıkışık ruhların  yerde aradığını göklerden bulabilmeleri , hayatında hiç tatmadığı mucizevi bir duyguyu tatabilmeleri için de  açık açık talep ettim yüzü gülen , yüreği herhangi bir sebepten ferahlamış dostlarımdan. Adeta dilime pelesenk ettim, her cümlemin sonuna ekleyerek ; 

''Mutlaka yüz güldürünüz, çaresiz yüreklere azıcık da olsa imkanınız ile doğru orantılı su serpiniz.'' dedim. Demekteyim.

Bu amansız salgına kadar kolektif bir amaç için bir araya gelmeyi becerememiş bencil ve çıkarcı insanlığın bence en büyük sınavı da fırsatı da - üstüne üstlük herşeyin çözümünün bu denli kolaylaştığı bir döneme rağmen-  kolektif bir şekilde emek birliği yaparak başka bir insanlık tanımı yaratabilmesi. 

2020 'nin benim için en anlamlı bilançosu emek birliği ile yüreklere su serpmek ise şükrettiğim şey ise bunu yapabilmek oldu. Yüz güldürebildiğime şükretmek ...



16 Aralık 2020 Çarşamba

Anlam arayışı ve kuyruğu dik tutmak

Şüphesiz 2020 zor bir seneydi. Hayatın tam anlamıyla durma noktasına geldiği bir sene oldu. 

Tüm dünya aynı anda durdu. 

Elimizden tüm isteklerimiz, niyetlerimiz, özgürlüğümüz, esnekliğimiz bir anda alındı. Olmayacak şeyler oldu, ülkeler sınırlarını  kapattı. Olmayacak şeyler oldu sevdiklerimize sarılamadık, zor anlarda sırt sıvazlayamadık. Olmayacak şey oldu, gencecik ve sağlıklı  tanıdıklarımız bu yüzden öldü.Olmayacak şey oldu anne ve babalarımıza hayat enerjisi vermek yerine onların hayatlarını almamak adına onları görmemeyi tercih ettik . Olmayacak şeyler oldu, şıkır şıkır giyinip işe gidemedik. Olmayacak şeyler oldu evimiz gerçek anlamda kalemiz oldu. Olmayacak şeyler oldu gençler aşklarını doyasıya yaşamadı, çocuklar da çocukluklarını...

Bitmemiş bir şeyin halen göbeğindeyiz.

Kuyruğu dik tutmaya çalışıyoruz. 

Çok düşündüm ve halen de düşünmekteyim.

Benim bu döneme yüklediğim duygu ne idi ? Bu dönem en çok kimi takdir ettim? En çok kim bana ilham verdi?  diye.

Çok net bir kazananı, kahramanı  oldu bu dönemin benim için. 

Ayrıca bir yazı konusu olacak kadar özel bir insan olan babam benim bu dönemimin kahramanıydı. 

Babam Mart ayında ülkemizde görülen pandemiden tam 3 ay önce,  bir Aralık ayı gününde, yani tam  1 sene önce, 18 senelik eşini kaybetti. Yaşları ileri olan sıradan bir çiftin sıradan bir haberi olabilirdi bu haber. Ama  23 senelik  ikinci eşini de benzer bir hastalıktan , yılın aynı ayında , aynı fedakarlıklarla öbür dünyaya yolcu etmiş birisinin üstüne üstlük  geride kalanın bir erkek olması,  haber değerini belki biraz -tesadüf sayılacak olaylardan ötürü- artırabilirdi.

Ancak  ikinci  eşini teslim aldığı morgun bulunduğu kabristanda,  200 metre ötesinde annemin yatıyor olması,  babamın annemin kaybı üzerinden neredeyse 30 sene sonra halen annem ve ilişkileri için hüngür hüngür ağlıyor olması, O'na doyamamış olması, özlemi, hasreti, isyanı,  2 eşini de kaybetmiş , yaşama tutunmaya çalışan babam ve  biz sevdikleri için pek sıradan, kolay sindirilecek bir olay değildi maalesef. 

Ve babam bu kadar iyi eğitimli, çalışkan, üretken haliyle hayatta herseyi kendisi için düşünmüş ama 2 eş kaybını yaşayarak, yine, yeni, yeniden  önce 50 yaşında sonra da  80 yaşında dul kalarak yaşamına devam edeceğini düşlememişti herhalde...

Ama hep dediğim üzere hayat işte...

Dolayısıyla pandemiden hepimiz farklı ölçülerde nasibimizi almış olsak da babam ve babam gibi yalnız yaşayanları daha başka etkiledi bu vurucu salgın.

Babam için oldukça üzgün ve tedirgindim pandemi başladığında. Ta ki yazın birlikte yazlığımızda vakit geçirene kadar. Bu zaman zarfında babam uzunca bir süre bize geldi gitti. Dolayısıyla babamı bu pandemi döneminde hem yalnız bırakmadığıma sevindim hem de babamı 80'ine yakın tekrar keşfetmenin haklı gururunu yaşadım.

Bu yaza kadar her yaz babam ve eşi birlikte bize gelir, biz de kendilerini odağa koyarak  gezme tozma planları yapardık. 

Bu sefer  ise babam bizim programlarımıza katıldı, evimize gelen arkadaşlarımızla arkadaşlık yaptı, bizimle birlikte başka arkadaşlarımızın evine misafirliğe gitti.

Dolayısıyla kendi sosyal plan ve programlarımızın merkezindeydi babam. Eve gelen her arkadaş grubumuzla konuşabileceği konuları çok rahatlıkla ve güncel olarak konuşabildi(k).

Ekonomi, temel bilimler, spor ( her dalı ama başta basketbol ve futbol ) mühendislik, bankacılık , magazin :) ve aklıma şu an gelmeyen her bir konuyu enine boyuna ve son derece güncel bir şekilde dile getirip tartışabildi(k)

Newyork 'da yaşayan Belçikalı bir arkadaşlarımız geldiğinde kendileri ile son derece akıcı bir ingilizce konuşup, ABD 'de yaşadığı dönemi, Belçika 'da yapmış olduğu staj günlerini anlatınca benim de bilmediğim bir sürü kıymetli anıyı öğrenmiş olduk. Yani diyeceğim o ki, her ortamda misafirlerim değil babam başrol oyuncusu idi. Ama hakkını veren bir başrol oyuncusu oldu. Zaten Al Pacino ve Robert de Niro karışımı olan havası ve karizması ile yaşının ve yaşadıklarının ötesinde bir performans sergiledi. 

Tam 1 sene önce yaşadığı kayba, pandemiye , yalnızlığına ve  herkesin birbirinden korkarak iletişimi en aza indirdiği bir dönemde arkadaşsızlığa rağmen  babam son derece güncel, yarın iş hayatına atılıp karar alacakmış  gibi bilgili ve sağduyulu, hayatta yapması gereken herşeyi layığıyla yapabildiğine olan inancı ve dolayısıyla huzuru , bizlere olan sevgisi ve gözlerinden okunan  gururu sayesinde,  bunca yaşadığı kadersel olaylara rağmen hayatın ANLAMInı bulabildiğini tüm hücrelerime  kadar hissettirdi.

Son 2 aydır ise evde yardımcısız olsa da  18 sene sonra tekrar ev işlerini yapıyor olmaktan bir anlamda mutlu. Kendini,  yatılı yardımcısı olduğu dönemde fazla tembelliğe alıştırdığını düşünerek , şimdi spor yapamadığı ve özgürce sokaklarda dolaşamadığı bir zaman diliminde,  ev temizliğine ve yemek yapmaya vermiş durumda. Önceleri altını yaktığı yemekleri olmuşsa olsa da, şu an elinin ayarı gelip yemeklerin lezzeti yerine gelince babama da bir güven, yeterlilik , şükür ve ağız tadı geldi haliyle...

Hayat hep derim ki ağız tadı ile gelsin, ağız tadı versin. 

Hayatın hakkını , hayatın anlamını bularak veren, kuyruğunu çoğu zaman dik tutan , sadece 2020'nin değil 46 yıllık kahramanım olan babamın,  kalan ömründe de hep ağız tadıyla yaşaması en büyük dileğim ve isteğimdir.

Bu bağlamda bir sene önce okuduğum ve çok beğendiğim Victor Frankl'ın '' İnsanın anlam arayışı '' kitabında altını çizerek ve çok severek okuduğum kitaptan bazı yerlerini babam adına  için paylaşmak istedim...

 ''İnsan, tamamen koşullandırılmış ve belirlenmiş değildir, daha çok, ister koşullara boyun eğsin, ister karşı gelsin, kendini belirlemektedir. Başka bir deyişle, insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır.İnsan varolmakla yetinmez,bunun yerine her zaman için varoluşunun kaderine , bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir.''

'' İnsan,sıradan bir şey , bir nesne değildir, nesneler birbirini belirler ama insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır.Mevcut yetilerinin ve çevrenin sınırları dahilinde, olduğu kişi neyse onu kendinden yaratmıştır.Örneğin toplama kamplarında, bu yaşayan laboratuarda ve bu sınav alanında, yoldaşlarımızdan bazılarının domuz gibi bazılarının da aziz gibi davrandığına tanık olduk. İnsanın içinde her iki potansiyel de vardır ve hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil kararlara bağlıdır ''

'' Görüldüğü üzere öncelik, acı çekmemize neden olan durumu yaratıcı bir şekilde değiştirmekte yatmaktadır.Ama üstünlük gerektiği takdirde '' acı çekmesini bilmektir''..... '' son günlerde en çok saygı duyulan insanların büyük sanatçılar, ünlü bilimciler , büyük devlet adamları ya da sporcular değil yaşadıkları kötü kaderin efendisi olmayı başaran insanlar olduğu göstermiştir.''

'' Yaşlıların gelecekte hiçbir fırsatı, olasılığı olmadığı doğrudur. Ama onlar bundan fazlasına sahiptir.Gelecekteki olasılıklar yerine, geçmişin gerçeklikleri- gerçekleştirdikleri potansiyeller , buldukları anlamlar, değerler var ve hiç kimse ve hiçbir şey bu değerleri geçmişten koparamaz ''



14 Aralık 2020 Pazartesi

Geçmiş

2020 senesinde geleceğimi düşlemek ve yaratmak konusunda ne kadar az başarılı gördüysem kendimi , geçmişime dair ilişkim ile  gurur duydum bu zor dönemde. 

Bildiğiniz üzere bu mekan, şu sıralar 8. senesini geride bırakıyor. Sadece bu mekana akıttığım duygu ve düşüncelerim, irdelemelerim, deşmelerim, tercihlerim, bilinçli sadeleşmelerim sayesinde ben,  uzunca bir zamandır geçmişimi geçmiş olarak görmeyip, koluma takıp onu orası senin burası benim gezdirmekteydim.

Geçmiş dediğim sepete koyduğum herşeye çok uzun süredir şükretmekteydim. Farkındalıklı bir şükür ile.

Başıma gelen iyi, kötü, haksızlıklar, kadersel olaylar,  bilinçli istismarlar, hepsini ama hepsini zaman içerisinde kabul edip bağrıma bastım. İyi ki dedim kendilerine. Başıma gelen en güzel şey, çok isteyipte başıma gelmeyenler olmuş dedim. İyi ki bu kadar çeşitli ve beklenmedik şeyler yaşamışım deyip bağrıma bastım. Bağrıma bastıkça  kabullendim. Kabullendikçe hafifledim ve sakinledim. Netleştim.

O yüzden ben 2020 'nin bu canhıraş yangınına  çok uzun süredir hazırlanıyormuşum gibi hissettim. Oldukça sakin, hazır ve nettim. Geçmişimden getirdiğim hiçbir yüküm yoktu sırt çantamda. Ne zihnimde ne yüreğimde bir uğultu, vızıltı, bağırış çağırış olmadı. 

2020 her anıyla akışta olduğum, kabullendiğim ve  kolaylıkla ilerlediğim bir sene hatta milat oldu benim için. 

Birkaç senedir yazılarıma da yansıttığım üzere; kendim ve ailem için en büyük dileğim; kolaylıkla akabilmek idi. Bir şeyi oldurtmaya çalışmak için kendi performansımın ve seviyenin üstünde bir güç ve efor sarfederek, yıpranmak, yıpratmak  yerine, olanla akabilmek, uyumlanabilmek, olanı kabullenerek keyif alabilmek idi en kalpten dileğim.

2020 senesi bu dileğimi gerçekleştirebildiğime, sözde değil özde de uygulayabildiğim için kendimle gurur duyduğum bir sene olarak kayıtlara geçebilir.

Hazırım 2021 seninle de elele verip akmaya, coşmaya, yolumu bulmaya...


13 Aralık 2020 Pazar

20 de 20...2020

Oturdum düşünmeye. Baktım içimden geçenlere. Aldım elime kalemi. Bekledim bekledim akmadı bir türlü. 

Nasıl bir sene idi bu 2020 diye. Böyle bir zamana denk gelmek, deneyimlemek.

Düşünmesi zor, idraki zor olan bir zamanı kolay anlatamayacağım sanırım. Kolay anlatamayacağımı anlayınca zamanı bölmeye başladım. Neler konuştuğuma kulak kesildim. Aylara döndüm, mekanları taradım ve aşağı yukarı bir şeyler akmaya başladı.

Senenin bitmesine aşağı yukarı 20 gün kaldığı bugünden itibaren her gün, bu geçmiş zamana dair bir deneyimimi aktarsam ancak bu olağanüstü zamanın hakkını verebilirim. 

O yüzden de başlığım 2020 senesinde 20 de 20...Aşağıya akıttıklarım bu sene ağzımdan çokça çıktığını düşündüğüm kelimeler , kavramlar...Unuttuklarım kesin vardır, yazıp deşerken kendimi, kesin saçılırlar ortaya haklarını ararlar zannımca.

20 günde 20 de 20 'yi anlamlandırarak 2020 senesini kavramaya hazırım sanırım. Sıralama henüz yapmıyorum ama yaza yaza bakalım kafamda bir sıralama doğaçlama olacak mı ? Onu da en son yazımda anlarım.

  • Empati
  • İçimizdeki çocuk
  • Aylaklık
  • Sadelik
  • Aile
  • Yüz güldürmek, yürek ferahlatmak
  • Keşfetmek
  • Geçmiş 
  • Gelecek 
  • Hareket 
  • İletişim
  • Akış 
  • Şükretmek
  • Annelik 
  • Kuyruğu dik tutmak 
  • Denge
  • Engellerden fırsatlara
  • Anlam
  • Gönülden gönüllülük
  • Dostluk
Fazla vaktim kalmadığı için hemen yazmaya başlamak istedim. İçlerinden bir tanesini çektim çıkardım ; gelecek çıktı...

GELECEK 

2020'de beni en çok şaşırtan gerçeğim hiç hayal kurmayışım oldu. Bunu fark ettiğim andan itibaren kendimi hayal kurmaya ittiysem de  her seferinde '' du bakalım sırası değil şimdi '' dediğimi duydum kendime. 

Geleceği düşünmenin ve hayal kurmanın sırası olmadığını , hatta ayıp olduğunu düşündürttü bana 2020. 

Kendimi sadece şu zamana hapsettim, çerçevelerimi kalınca çizdim, pencerelerimi sıkıca kapadım, kendimi ve enerjimi korumaya aldım. Sahip olduklarım başıma gelen en güzel şeymiş, hayal kurmak sadece daha fazlasını istemekmiş gibi geldi. Daha fazlasını istemek ise şu zamanın en büyük günahıymış gibi hissettirdi.

Halbuki çocukluğumdan itibaren güçlü hayalleri, istekleri olan birisiydim. Hatta yarattığım hayaller, inandıklarım bu yaşıma kadar anlatacağım komik tesadüflere, hikayelere dönüşmüşken şimdi neden geleceğimi düşünmekten, düşlemekten kaçınıyordum ? 

Gelecek sadece bu dönemde  çocuklarıma aittir dedim. Onların hayalleri olabilir, ben de ancak onların hayallerine ulaşmasına yardımcı olabilirim diye kendimi inandırdım. 

Hayal kurmak fazlasını istemek miydi sahiden ? Nefes almak bile çok kıymete dönüşmüşken arsızlık mıydı ? 

Bilge kişilerin dediği gibi yaşam andan ibaret idi.  2020  ise sadece anlardan oluşuyordu ve içinde gelecek yoktu benim için. En sabırsız halimle sabırlı olmayı, geçeceğini sabırla beklediğim, anda kaldığım ama kesinlikle geleceği düşünmediğim bir zaman dilimiydi.

Sanki bir oyundayız ve başka bir aşamaya geçiyoruz da tüm enerjimizi aşama  atlamaya vermiş geride başka bir enerjimiz kalmamış gibiyiz. Hele bir deyip duruyoruz sanki. Hele bir...  

Peki  bu pandemi denilen sıradışı zamanın geçeceğini dilemek ve  beklemek , geleceği düşünmek değil miydi ? 

Gelecek pasif de beklenebilir miydi ? Yoksa gelecek diye beklediğin, kurduğun hayaller içerisinde hep aktif bir rol almak mı zorundaydık ? Kendimizin farklı versiyonlarını, sürekli devinirken hayal etmek miydi geleceği düşlemek ? Yoksa sabır da geleceği düşünmenin , yaratmanın, beklemenin  bir unsuru muydu ? 

Cevabını halen bilmiyorum. Ama tasarıma ve tasarlamaya olan merakım ve inancımı kaybetmemek adına kendi kendime şunları yazarken buldum kendimi.

Sabır . 
Gelecek. 
Gelecek sabırla gelecek. 

Hele bi 2020 'yi uğurlayalım...





Hoş geldim!

Yeni yılın ertesi, annemin başka diyarlara intikal edişinin tam göbeği, oğlumun yeni yaşının hemen öncesi bir zamanlardan merhaba! Uzun bir ...