24 Aralık 2015 Perşembe

Aura



Yaşınız kaç olursa olsun, insan annesini, babasını sesinden, teninin kokusundan, duruşundan, gülüşünden, el ve kol hareketlerinden,  onca insan arasında bile, her yerde her zaman tanır ve bilir. 
Aynı şey anne ve babalarının kendi çocukları için geçerlidir.

Ne entresan bir bağdır değil mi?

Babam; 3 kişilik bir ailenin tek erkek çocuğu olarak hep el üstünde tutulmuş birisi. Ailesinde, rahmetli babaannem sadece dul kaldığında değil çocukları olduğu andan itibaren ailenin direği, fedakarı, beceriklisi, rasyoneli, eli maşalısı... 

Rahmetli 98 yaşında öldüğünde bile öyleydi. Başı dik, kimseye muhtaç olmadan, kafası halen çalışırken, vücut fonksiyonları iflas ettiği için vefat etti. Bu denli güçlü bir kişi idi. 

Benim hiç tanımadığım 1904 doğumlu, babamın babası ise yani dedem ise , toparlayabildiğim kadarıyla, ailenin romantiği, en gönlü zengini, ailenin en cömerti, en muhabbetlisi, en sosyali...

Babaannem Cumhuriyet'in ilk ilkokul öğretmenlerinden. Edirne'li. Dedemle aşık oluyorlar, ailesinin karşı çıkmasına rağmen evleniyorlar. Babaannem dedemi İstanbul 'a gidip Diş Hekimliğini bitirmesine ikna ediyor. Babaannem Edirne 'de yalnız kalıyor; kocasını İstanbul 'da okutuyor. 

Sonra da dedem Edirne 'ye döndüğünde diş hekimliğini çok kısa bir süre yaptıktan sonra '' ben başkalarının ağız kokusunu çekmek istemiyorum '' diyerek çok sevdiği edebiyata, sohbete ve hitabet sanatına yönelerek; lise edebiyat öğretmeni oluyor, gazetede köşe yazıları yazıyor. 
Güçlü hitabet yetkinliği sayesinde etrafındaki irili ufaklı grupları etkileyen ve Edirne'de çok sevilen bir kişi oluyor. Ama oldukça genç bir yaşta 57 yaşında vefat ediyor. Ve maalesef  babaannem çok genç yaşlarda 3 çocukla başbaşa kalarak hepsinin tahsilini en üst düzeyde tamamlamaları için canla başla çalışıyor.

Lafı çok uzattım. Kusura bakmayın. 

16 sene İzmir'in Aliağa İlçesinde yaşayıp her İzmir 'e gidip gelirken geçtiğim Menemen; benim için 3 şeyle özdeşleşmiştir.
Çanak çömlek, ayran ve Devrim Şehidi Kubilay'ın infazı.
2 gün önce.
Sözcü Gazetesinde Uğur Dündar Devrim Şehidi Kubilay'ın ölüm yıldönümünde bir yazı yazıyor.
 ( Yazının tümü aşağıda )
Yazısındaki Kubilay'ın yedek subaylığı sırasında çekilmiş ve gün ışığına hiç çıkmamış 2 fotoğraf yayınlıyor.
O sabah Ankara 'da yaşayan ve gençliğinde Marilyn Monroe'e benzetilen büyük halam sabah Sözcü gazetesini eline alıyor.
Köşe yazısını okuyup fotoğraflara bakarken, birden donup kalıyor. 
İmkansız olan bir şey gerçekleşiyor. Zira 2 fotoğrafta da, Kubilay ile birlikte  bulunan bir kişi O'na gülümsüyor.
O kişinin onca yüz arasından babası olduğunu hemen anlıyor.
Hiç görmediği bir fotoğrafta, hiç bilmediği insanların arasında rahmetli babasının olduğu haberini kardeşlerine haber veriyor.

Babamla dün telefonda bu konuyu konuşuyorum. Babam temkinli. Diyor ki ''o fotoğraftaki kişi  % 99 babam. Ama insan insana benzermiş olmaya dabilir ''

''Baba'' diyorum. ''Ben dedemi hiç görmedim. Ama insanın bir duruşu, havası ve bazen de güçlü  aurası, hiç görmediğin halde o kişinin senin kanından olduğunu çok güçlü bir şekilde hissettirir. Ben, seni ve duruşunu nasıl biliyorsam; bugün o fotoğraftaki kişinin dedem olduğuna ben %100 emin olabiliyorum. Bazı şeylerin izahı yok, ama ben biliyorum ki o kişi; sadece duruşlarınızdan bile ötürü senin baban diyorum ''


Yıllar sonra ben de ilk defa, yıllar yılı babaannemin tam bir kopyası olduğumu düşünürken - rasyonellikten eli maşalılığa kadar geniş yelpazede benzerliklerim varken - her geçen gün tutku haline gelmiş yazı yazmaya olan hevesim, yaptığım işin özünde bile bulan hitabet sanatı, sosyal becerilerimle birlikte sohbete olan düşkünlüğüm ile kendimi, hiç tanımadığım ve bu benzerliği kimsenin yapamayacak kadar acısını halen derin yaşadığı, bu dünyadan erken göçmüş dedem  ile kendimi çok yakın hissediyorum. Neden olmasın ? diye de kendime soruyorum.

Duruş meselesine gelince. 
Armut dibine düşmüş.
Babam da babasına, gerek vücut dili ve duruşu gerek de aurası ile çok  benzemiş.
Sizin de bana katılacağınızı düşünüyorum.

Cumhuriyet sevdalısı olup bu uğurda ister fiziksel ister düşüncesel,  kendini feda etmiş herkesin toprağı  bol olsun. 

Allah gani gani rahmet eylesin.

Kubilay, babaannem, dedem başta olmak üzere tüm yitirdiklerimizin toprağı bol olsun. 
Mekanları cennet olsun.
AMİN.











FOTO: SÖZCÜ Ku­bi­lay en sağ­da ayak­ta du­ru­yor. Sa­dık On­gan or­ta sı­ra­nın sağ ba­şın­da otu­ru­yor. 

Benim dedem ise en arkada soldan 3.'cüsü.




FOTO: SÖZCÜ Ku­bi­lay en ön­de üç­lü gru­bun or­ta­sın­da otu­ru­yor. 

Benim dedem ayakta duranlardan sağ baştan 2.cisi.






Aşağıdaki yazı 23 Aralık 2015 'te Uğur Dündar tarafından Sözcü gazetesinde yayınlanmıştır.

Sev­gi­li okur­la­rım,
Bu­gün, Dev­rim Şe­hi­di Mus­ta­fa Feh­mi Ku­bi­la­y’­ın yo­baz­lar ta­ra­fın­dan hun­har­ca kat­le­di­li­şi­nin 85’in­ci yı­lın­da­ki an­ma et­kin­lik­le­ri­ne ka­tıl­mak için Me­ne­me­n’­de­yim.
Bi­li­yor­su­nuz, İz­mir Va­li­li­ği bu yıl al­dı­ğı ka­rar­la, tö­ren­de Be­le­di­ye Baş­ka­nı Ta­hir Şa­hi­n’­in Me­ne­men­li­le­ri tem­si­len ko­nuş­ma yap­ma­sı­nı ya­sak­la­dı.Bel­li ki baş­ka­nın da­ha ön­ce­ki yıl­lar­da yap­tı­ğı ko­nuş­ma­lar AKP ik­ti­da­rı­nı ra­hat­sız et­miş. O ne­den­le Va­li­lik de sus­tur­ma ka­ra­rı al­mış!..
Ge­nel­kur­may Baş­kan­lı­ğı ise 85 yıl son­ra ilk kez ba­sı­na ak­re­di­tas­yon uy­gu­la­ma­sı ge­tir­di. Bu­na gö­re Ku­bi­lay anı­tı­nın bu­lun­du­ğu as­ke­ri böl­ge­de­ki tö­re­ni, sa­de­ce ik­ti­dar bo­ra­za­nı TRT ve Ana­do­lu Ajan­sı iz­le­ye­cek.
Be­le­di­ye Baş­ka­nı Ta­hir Şa­hin ken­di­si­ne ge­ti­ri­len ko­nuş­ma ya­sa­ğı­na ve ak­re­di­tas­yo­na tep­ki­si­ni “Ku­bi­lay unut­tu­rul­ma­ya ça­lı­şı­lı­yo­r” di­ye­rek gös­te­ri­yor.
* * *
An­cak bu ça­ba­lar, şan­lı dev­rim ta­ri­hi­miz­de ka­ra bir le­ke ola­rak ka­la­ca­ğı gi­bi,Teğ­men Mus­ta­fa Feh­mi Ku­bi­la­y’­ın ba­şı­nı ver­me pa­ha­sı­na yak­tı­ğı me­şa­le, Cum­hu­ri­ye­ti­miz­le bir­lik­te ka­ran­lık­la­rı son­su­za dek ay­dın­la­ta­cak. Dev­rim­le­ri ko­ru­mak uğ­ru­na can­la­rı­nı fe­da eden kah­ra­man Türk ev­lat­la­rı­nın ad­la­rı her ge­çen yıl da­ha da yü­ce­le­cek…
85. yıl an­ma et­kin­lik­le­ri kap­sa­mın­da Ata­türk­çü Dü­şün­ce Der­ne­ği­’n­ce or­ga­ni­ze edi­len Me­ne­me­n’­de­ki pa­nel­de de­ğer­li bi­lim ada­mı dos­tum Prof. Er­gün Ay­bar­s’­la bir­lik­te ko­nuş­ma­cı ola­rak yer ala­ca­ğız.
* * *
Sev­gi­li okur­la­rım,
Bel­ki de ilk kez gör­dü­ğü­nüz fo­toğ­raf­la­rın hü­zün ve­ri­ci öy­kü­sü var.
Ar­ka­da­şım Me­te On­gan, bu fo­toğ­raf­la­ra na­sıl sa­hip ol­du­ğu­nu an­la­tır­ken şun­la­rı söy­lü­yor:
“Ba­ba­mız mer­hum Kı­dem­li Bin­ba­şı Sa­dık On­gan tüm ai­le bü­yük­le­ri­ni Bal­kan ve Bi­rin­ci Dün­ya Sa­va­şı­’n­da kay­bet­ti­ği için Da­rü­leyta­m’­da (kim­se­siz­ler yur­du) bü­yü­müş. Öğ­ret­men oku­lu­nu bi­tir­dik­ten son­ra bir sü­re köy öğ­ret­men­li­ği yap­mış. Ar­dın­dan Hal­ka­lı Zi­ra­at Oku­lu­’n­dan me­zun ol­muş. Ye­dek su­bay­lı­ğı sı­ra­sın­da tez­ke­re bı­ra­kıp, bü­yük bir kıs­mı Do­ğu Ana­do­lu­’da ge­çen as­ker­lik ya­şa­mın­da kı­dem­li bin­ba­şı­lı­ğa ka­dar ter­fi et­miş.
Ba­ba­cı­ğım, Ku­bi­la­y’­la ye­dek su­bay­lı­ğı sı­ra­sın­da sı­nıf ve si­lah ar­ka­daş­lı­ğı yap­mış bir Cum­hu­ri­yet sev­da­lı­sıy­dı. Ken­di­si­nin şe­hit Ku­bi­la­y’­la bir­lik­te ol­du­ğu bu iki fo­toğ­raf ka­re­si, biz­le­re bı­rak­tı­ğı en de­ğer­li mi­ras­tır. Bu kah­ra­man Türk dev­rim­ci­si­nin, mert­li­ği­ni, atak­lı­ğı­nı ve ya­kı­şık­lı­lı­ğı­nı an­la­tan, hem öğ­ret­men­lik­ten mes­lek­ta­şı, hem de as­ker ar­ka­da­şı ol­mak­la son­suz gu­rur duy­du­ğu­nu söy­le­yen ba­bam, iyi ki bu­gün­le­ri, an­ma tö­re­ni­ne ge­ti­ri­len ya­sak­la­rı ve kı­sıt­la­ma­la­rı gör­me­di.
Fo­toğ­raf­lar, Ku­bi­lay Ai­le­si’n­de ve ak­ra­ba­la­rın­da var mı­dır, bi­le­mi­yo­rum. An­cak Ata­türk ve dev­rim­le­ri­nin mil­yon­lar­ca sev­da­lı­sı­nın, hep­si çok zor şart­lar­da ye­tiş­miş ve ken­di ça­pın­da bi­rer kah­ra­man olan bu yi­ğit va­tan ev­lat­la­rı­nın fo­toğ­raf­la­rı­na bak­tık­ça, Cum­hu­ri­ye­t’­i on­la­ra borç­lu ol­du­ğu­mu­zu bir kez da­ha ha­tır­la­ya­cak­la­rın­dan hiç kuş­ku duy­muyorum…”
* * *
İs­tan­bul Ko­ca­mus­ta­fa­paşa’­dan ma­hal­le ar­ka­da­şım sev­gi­li Me­te­’nin bu fo­toğ­raf­la­ra sa­hip ol­du­ğu­nu Star Te­le­viz­yo­nu­’n­da Ha­ber Mer­ke­zi Yö­ne­ti­ci­li­ği ya­par­ken öğ­ren­miş ve Ku­bi­la­y’­ı an­dı­ğı­mız bir yıl­dö­nü­mün­de ek­ra­na ge­tir­miş­tik.
Ya­zı­lı ba­sın­da ise bil­di­ğim ka­da­rıy­la ilk kez ya­yım­la­nı­yor.
Ay­rı­ca Me­te On­gan, fo­toğ­raf­la­rın te­lif hak­kı­nı da ga­ze­te­niz SÖZ­CÜ ile Me­ne­men Be­le­di­ye­si­’ne ar­ma­ğan edi­yor.
* * *
Sev­gi­li okur­la­rım,
İs­te­dik­le­ri ka­dar unut­tur­ma­ya ça­lış­sın­lar.
Fe­na hal­de bey­hu­de bu ça­ba­lar Dev­rim Şe­hi­di Mus­ta­fa Feh­mi Ku­bi­la­y’­ı unut­tur­mak bir ya­na, onun aziz ha­tı­ra­sı­na, Bü­yük Ön­der Ata­tür­k’­ün dev­rim­le­ri­ne ve biz­le­re en bü­yük ar­ma­ğa­nı olan Cum­hu­ri­ye­t’­e da­ha sı­kı sı­kı­ya sa­rıl­ma­mı­za ne­den oluyor.



7 Aralık 2015 Pazartesi

Hayat-Yaşam- Umut-Veda

1998-2007 HAYAT

Yaş 24- 25. Kendimizi kurumsal kariyer  ile var ettiğimiz bir dönem. İkimizde de siyah kalın gözlük çerçeveleri. İkimizinde 2. işi.Tesadüfün böylesi buluşuyoruz mavi kapaklı bir krem etrafında. Aynı anda birçok deli kadınla.
Çok disiplinlisin. Çok da çalışkan. Deneyimin, aklın ve çalışkanlığınla hemen  müdürümüz Elvan 'ın gözdesi oluyorsun. Ne zaman atlara akrobasi yaptırılacak, ne zaman Alman büyüklere sunum, yeni kolonya, saç jölesi lanse edilecek  filan Elvan 'ın sağkolu, sağduyusu filan oluyorsun. Hem sol hem sağ beyinsin yani. Bir sağdan bir soldan çakıyorsun. Tüm beyinliliğin o günlerden miras meğerse.:)

Neyse zaman çok da  geçmiyor, new PM semineri için Hamburg'a gidiyoruz. Anam bir de ne göreyim, bizim aklı başında, örnek, bütünsel insan meğersem az cilveli değilmiş. Bir  ispanyol ağbimize bir ilgi bir alaka:) Xavier miydi ismi ne bak halen hatırlıyorum. Çok şaşırıyorum bildiğin gibi değil. Türkiye'ye dönüyoruz. Ağzına içki filan koymuyor ama nargilecilerden de çıkmıyorsun. Tabii işin içinde bu sefer Türk erkekleri...

Bildiğin entresan bir kız bu Bahar diyorum. Hem manyak, hem manyak akıllı, sorumluluk sahibi, erkeğini -pardon ekmeğini - taştan çıkaran bir kız bu diyorum. Dil, ırk, din gözetmeyen :)

Bravooo Bahar bravooo diyorum.

Çok çalışıyoruz, sen  daha da fazla. Sabah en erken gelen, akşam en geç çıkan, her cumartesi ofise gelen sen oluyorsun. Ben kendimi filan sorguluyorum senin performansını görünce...Ben de yapmaya, çok çalışmaya çabalıyorum ama bir yere kadar deyip pes ediyorum.

Yavaş yavaş sağ beynim ile ben de gözdesi oluyorum müdürümüz Elvan'ın.(Elvan öyleydim de mi ?) Ama sadece sağ tarafla. Sol tarafta arada aksaklık filan olabiliyor. Amaan o kadar da analitik olunmuyor be anacım diyorum.
Hayat hızla geçiyor, manyak bir çalışma temposu, acı tatlı bir stres, ben evleniyorum o ara.

Bahar ise sessiz sedasız 1 seneliğine Hamburg 'a gidiyor. Asmalı Konak zamanı. Çanak anteni var. Hamburg'a gidip geldikçe ayaklarımızı altına kıvırıp, çekirdek çitleyerek, Asmalı Konak izliyoruz.
Herşeyi bu denli kolay kıvırabilince, uyum sağlayıp, üstüne üstlük manyakça Almanca konuşmaya da başlayınca yine Bravooo Bahar bravoo diyorum.

Sonra ben hamile kalıyorum, sen evleniyorsun, efsane müdürümüz Elvan  pat dananak ayrılmaya karar veriyor, sonra sen hamile kalıp doğuruyorsun, hamilelik izninden dönmeden '' gelme bu ofise, git kendine başka bir fırsat yarat'' diyorum.

Başka bir işe geçiyorsun, orada da çok çalışkan ve başarılı oluyorsun. Ama birşeyler farklılaşıyor.

Hayatı sorgulamaya ilk defa başlıyor(uz)sun. Hayat bu denli stresli olmamalı, başka yollarda olmalı, denenmeli, yaşanmalı diyoruz. Hayat bu diyor(uz)sun.

Önce sen sonra da ben; alıyoruz riskleri sırtımıza, düşüyoruz yeni yollara.

Sorumluluk sahibi, çalışkan, akıllı, uslu, sürprizlere daha kapalı olan Bahar önce kendini sonra da herkesi böyle şaşırtarak 1. chapteri  kapatıyor ve diyor ki ;

'' Eyyyy sürprizler; gelin teker teker korkmuyorum sizden, aksine kucaklamaya hazırım ''

Ve böylece 2. chapter YAŞAM  başlıyor.

Sadece O'nun ki başlamıyor tabiki paralel bir dünyada benim için de başlıyor.

2007-2010 YAŞAM

Hayat ve Yaşam arasındaki en büyük fark; daha dingin, daha ne istediğimizi bilen, daha farkında olmamız. Hayatı gelişine güzel yaşamamaya kararlıyız. İsteyerek ve tercih ederek yaşamak istiyoruz.

Yaşlar 35 'e yakın.

Önce sen ve Elvan istifa ediyorsunuz kurumsal hayattan ve bir hayalin peşine ortak oluyorsunuz. Beni de aranıza katmaya çalışıyorsunuz ama işi kurunca  sabah kahvesini içip de işe geç gelme lüksü kimin olacak diye kavga çıkıyor ve ben vazgeçiyorum. Ben halen çalışma odaklıyım,  kahve içmeye işi kuracaksak hiç olmasın daha iyi diyorum. Manyaklığın son demleri.

Sizler her sabah beni arıyorsunuz ''Aaa biz yürüyüşteyiz yoksa sen ofiste misin ? '' şakaları kabak tadı verince ben de basıyorum istifayı. Ama bir 3 ay daha takılıyorum ofiste. Tam ayrılacağım işten; harika bir sürpriz oluyor ve ben Emir'e hamile kaldığımı öğrenince ne iş görüyor gözüm ne de başka bir şey.

Ortaklığınız pek güzel gidiyor, Bahar 2.doğuruyor, 2008 ekonomik krizi patlak veriyor, Elvan kurumsal hayat sinyalleri veriyor, Alper ( Bahar'ın kocası ) işten ayrılıyor  ama Bahar tevekkül sahibi. Sakin ve dingin. Sıvarız kolları gireriz işe halim Allah modunda. Yılmak nedir bilmiyor. Sadece ne istemediğini biliyor. Hayatına giren sürprizlerden çok memnun.  Bahar 'ı geri isteyen en son ki iş yeri ile Elvan 'ı tanıştırınca Elvan 1 gecede genel müdür oluyor.

Bravooo Bahar bravoooo diyorum yine. Ortağını kendi eliyle iş hayatına GM olarak yerleştiriyor; benim halim ne olacak diye hiç sormadan.

İşte o an hayatına; superman, pardon superwoman olarak gene ben giriyorum ( burada tevazu yapamayacağım, benim olayım budur; gülmek ve kahkaha atmak serbesttir )

Tutkulu bir kadın, sürprizlere açık bir başka kadın ile birlikte  kendi hikayelerini yazmaya yola çıkıyorlar.

Bu defa Hayat 'ta yaptıkları yanlışları ; Yaşam'da yapmamaya kararlılar.

Çok eğlenmeli
Çok değil ama verimli ve keyifli çalışıp üretmeli,
Ne olursa olsun mutlu olmalı,
Tatile yaz harici de çıkılabilmeli,
Arada sırada işi kırılabilmeli,
Sabahları yoga/spor yapılabilmeli,
Arada iş için buluşup, iş konuşmaktan öte herşeyi ama mutlaka ''iç'' hallerimizi konuşabilmeli, iş unutulabilmeli,
Keşke dememek için ise her anın kıymetini bilmeli 

diyorlar şirketin yazılı olmayan vizyon ve misyonunda. Zaten hiç bir şey yazılı değil ama pratiğe dönüşmüş bir halde.

Kurumsal hayatta yazılı olan herşeye rağmen hayata geçmeyen pratiklere KARŞIN bizim hikayemizde hiç bir şey yazılı değil ama pratikte, hislerde ve teslim edilen işlerde vuk'u buluyor.

Bravoooooo bize bravooooo oluyor.

2010-2015 UMUT 

İki memur çocuğu, 2 Anadolu liseli, 2 ODTÜ'lü ; girişimci olunca biraz komik oluyor ama fena da olmuyor. Ticaret yapmıyoruz, ürün satmıyoruz, elle tutulur, 5 duyuyla hisssedilir hiç bir işimiz yok. Tam tersine elimizdeki herşey soyut.

Elimizde tuttuğumuz bir tek şey '' Umut ''.

Atlayıp Chicago 'ya gidiyoruz. Yaratıcı ve yenilikçi düşünme becerileri ve inovasyon teknikleri için.

Şans bize yardım ediyor. Kendimizi bir anda kitlelerin önünde buluyoruz. Kitleleri geçiniz kelli felli şirket yöneticilerin de önünde bulunca anlıyoruz ki umuttan öte katma değerli bir şey sunabiliyoruz.

Bahar şirketin sol beyni ben de sağ. Bahar süprizlere açık dediysek de benden gelen süprizlere karşı son derece temkinli!!!

Sabah sunum var; ben yogadayım, ertesi güne yetişmesi gereken çok önemli bir iş var, işin kendisi daha ortada yokken ben gece gezmelerindeyim derken Bahar bu kadar yaratıcı ve yenilikçi de olmamıza da gerek yok aslında diyor.

Diyor da kime diyor?

Zira asansöre binildiğinde yukarı kata çıkarken, inilecek katın ne olduğuna bakacak kadar bile temkinli aslında Bahar.

Zannımca O'nun hayattaki en önemli sınavı benim. Tutkularım ve ben.Cır cır konuşmalarım, konulardan konulara atlayışım, farklı tezlerim, illaki sorgulamalarım, hatta ateşli sorgulamalarım ile ben Bahar'ın başlı başına en büyük sınavıyım.

Sınavı olduğunu keşfedince ben, o andan itibaren  O 'na daha büyük saygı duyup, her gün yetmez her an '' Bravoooo Bahar bravooooo ''der hale dönüşüyorum. Eeee ne de olsa kolay bir şey değil benimle başetmek !

Müşteri önünde, büyük bir sunumun ardından, daha müşteri bile bize yorum yapmamışken, 200 kişiye hitap ettiğimiz bir sahnede,  ODTÜ 'de öğrencilerin önünde, eski patronlarımızın yanında, senin kocanın ve benim kocamın yanında  hep aynı cümle dökülmeye başlıyor ağzımdan;

'' Bravooo Bahar bravoooooo ''

İçten, samimi, inanarak, saygı duyarak.

Yaşamımızın bu döneminde sayısız yaratıcı projeye, sayısız seyahate, sayısız komik toplantıya, sayısız stresli anlara, sayısız tartışmaya, sayısız çocuk ve koca çekiştirmeye birlikte imza atmışızdır.

Her birisinin tadı halen damağımda...Her birisi için ama istisnasız her birisi için sana teşekkürü borç bilir ve ;

Bravoo Bahar bravooo demek isterim tüm kalbimle.

2015-          VEDA

Pek sevgili sol beynim, dostum, iş ortağım, manyak ve bir o kadar da komik, içinde cevher olan arkadaşım,

Hayatlarımızın farklı bir dönemine geldiğimiz şu günler adeta senin bana hediye ettiğin Ayşe Kulin romanları;

Hayat-Yaşam-Umut- Veda...gibi oldu.

Tek farkla biz birbirimize veda etmiyoruz.

Geçmişten getirdiğimiz ve birbirimize kattığımız herşeyimizle '' whole brainer '' olarak hayattaki yeni sürprizlere, daha donanımlı, daha keyifli ve daha bilgece yaklaşıyoruz o kadar.

Ben biliyorum ve eminim ki sen dantel oyası işler gibi ele aldığın yeni yaşamında- bensiz dahi !!!- herşey ama herşey çok eğlenceli olacak.

Eğlencenin yanısıra bol keşifli, bol keyifli, bol ağız tadlı, seneler boyu anlatılacak bol malzemelerle dolu olacak.

Yaşamın ta kendisi olacak önündeki yol.

Arada inişler olacağı kadar çıkışların da olacağı,
Gönlünün  ve yüreğinin daha hafif,
Boynundaki gönül gözünün daha açık,
Gözünün ise hep güzeli göreceği günler olacak önünde.

Müzikal olarak eğer biraz eksik edersen kendini aklına beni getir yeter.
O zaman paylaştığımız tüm an'lara dair aklımıza, ağzımıza, kalbimize kazınmış müzikleri çalarım sana.
Uzaktan da olsa,
Biraz gülümsetebilirsem seni,
Okyanus girse de aramıza,
Ne ala.


Sensiz ben neler mi dinleyeceğim? Biraz melonkolik olsa da Adele'in yeni albumünün en gözdesi şu an benim için bu ...

Milyon yıl sürmüş ve sürecek dostluğumuz için ...

Nasıl dinleyeceğini biliyorsun pek tabiii.
Ses sonuna kadar açılacak, avaz avaz söylenilecek !!
Günde 10 doz yeter.
Arada da 1-2 gözyaşı döksen,
Tamamdır bu iş...

Bana da '' Bravooo Bahar Bravooooooo '' demek düşer.






adele million years agoadele million years ago









6 Aralık 2015 Pazar

Ne de olsa hayat tesadüfleri sever!

Hayatımda 4 tane önemli adam olduğuna karar verdim. 2'si kocam ve oğlum diğer 2'si ise kayınpederim ve babam. Bu yazımda  sadece  2 'sinden -bu sefer- teğet geçerek bahsedeceğim. Ancak özellikle kayınpederim teğet geçilemeyecek kadar esaslı bir adam olduğu için ve  bu kadar esaslı bir kişi başlı başına bir yazı konusu olması gerektiği için daha sonra onu başrol yapmaya karar verdim.

Hazır laf kayınpederimden açılmışken biraz girizgah yapayım hakkında.
Kendisi Profesör doktor. Ben cerrahi ustalığını anlatabilecek kadar mesleğinin içinde olan bir insan olmadım. Ama mesleğine, hastalarına duyduğu aşkı ve tutkuyu çok ama çok yakinen yaşadım.
Hayatında doktorluk diye bir bölüm yok. Hayatı bu. 78 yaşında halen hocalık yapan, ameliyatlara giren, hastaları ile yatıp kalkan, müstesna bir insan.

Hayran olduğum birçok özelliğinin yanısıra; kafası elleri kadar hızlı çalışan, tabiri caizse zehir gibi kafası olan birisi.  Hani noktaları- sadece 1 noktası verili haldeyken bile- birleştirerek sadece beni değil etrafındaki çoğu insanı her defasında hayrete düşüren  bir insan.

Bu haftasonu O'nu ağırladık. Dün akşamda O ve Çağlar ile birlikte evimize yakın bir balıkçıya gittik.

Masamıza yerleşirken yan masamızda, şu an emekli olan, sonrasında ise hayatında farklı bölümler açabilmiş önemli bir üst düzey banka yöneticisini fark ettim. Kayınpederim kendisine hasta olarak gelmiş Zeki Alasya'ya bile '' isminiz çok tanıdık geldi '' diyecek kadar naif bir insan olduğu için hemen kendisine yan masamızda olan üst düzey yöneticiyi ismen ve cismen tanıttım.

Yemek boyunca yan masada oturan 70 yaşlarının başında ama yaşlarını kesinlikle göstermeyen, 2 erkek ve 1 kadın ile birlikte arada birbirimize gülümseyerek, kendi masa sohbetimize devam ettik.   Ta ki masalarına, bizi cezbedecek kadar güzel bir balık yahnisi gelinceye kadar. O kadar çok gözümüz kalmış ki bize ikram etmek istediler, biz de nazikçe geri çevirdik. Sonrasında ise nasıl sohbet başladı bilmiyorum ama kayınpederime laf attılar; O da Ankaralı olduğunu , Ankara'dan geldiğini söyledi.
Sonra ben de en sevdiğim yere gelince konu; kayınpederim ismini ve mesleğini söyledim, ihtiyacınız olmaz inşallah ama diyerek. Nitekim kendisi her erkeğin er ya da geç ziyaret edeceği bir işi yapıyordu. Ürologtu.
İçlerindeki eski ama guru üst düzey yönetici '' ben bu ismi tanıyorum '' zaten deyince ortam bir anda daha samimileşti ama herkes o kadar kibar idiki  herkes ; yan masayı daha da rahatsız etmeyelim derdinde olduğu için,  kısa kesmekteydi.

Belli bir süre daha geçti, artık her iki masa da kahve ve çay faslına geçmişti. Bu sefer yan masadan bize bir telefon ekranı uzatıldı.
'' Hocam biz sizi çaktırmadan araştırdık siz 5 yıldızlı bir Dr. muşsunuz, şeref duyduk'' dediler ve gerçekten de doktorları değerlendiren bir internet sitesinde aslında dedikleri gibi 5 yıldızı alan kayınpederimin ismini gösterince; her iki masada daha derinlemesine sohbete koyuldu. Yan masamızdakilerden; 2 adam aslında kardeş olduklarını, hanımın ise üst düzey yöneticinin ağbisinin hanımı olduğu, hepsinin Ankara Kolej mezunu olduğu , aynı kolejden mezun eşim ile aralarında neredeyse 20 sene olduğu kahkahalarla paylaşıldı.

Erkeklerin ayrıca  ODTÜ'lü, hele içlerinden üst düzey yöneticisinin İşletme 'den olduğunu öğrenince ise bu sefer sohbette sıra -aynı fakülteden mezun olmuş- bana gelmişti, sene farkı ise gittikçe açılıyordu...

O sırada kayınpederim 1950 'lerde Ankara 'da ki liseleri saymaya başladı ;
''Kolej, Gazi, Atatürk ve Kız lisesi vardı. Ben Atatürk lisesinden mezun oldum'' derdemez bu sefer onlar da ;
''Bizim annemiz de Kız Lisesinde matematik öğretmeni idi '' dediler.

Kayınpederim bir salise ama gerçek anlamda salise kadar duraksadı, sonra kafasının içerisindeki nöronlar etkileşime geçtiler, ışık hızıyla noktalar birbirine bağlandı ve bir sonuca vardı. Taa daaaa.

'' Yoksa siz ...... hoca hn 'ın çocukları mısınız ? '' deyince herkes sustu. Zira bir isim bile zikredilmeden bu sonuca nasıl ulaşılmıştı kimse bilemedi...

Masada derin bir sessizlikten sonra içlerindeki büyük ağbi ''evet ''diyebildi.

Bunu duyan kayınpederim hemen 2. cümlesini patlattı. ''Yoksa siz ........ ağbinin çocukları mısınız ? ''

Bir boks maçındaki gibi bir sağ kroşe bir sol kroşe yiyen yan masa, yemin ederim konuşamayacak haldeydi.

Hepi topu 2 saat önce yan masalarına tesadüfen oturmuş bu yabancı 3 kişiden 1 tanesi; şu an hayatlarında olmayan pek sevgili anne ve pek sevgili babalarını çok ama çok yakinen tanıyan çıkmıştı.

Bu soruya da evet dedikten sonra herkes şok haldeyken kayınpederim başladı anlatmaya.

Kendisi daha Profesör olmadan, ki 38 yaşında Profesör olmuş, Doçent iken Şarköy 'de aldıkları yazlıktaki komşuları imiş rahmetli anne ve babaları.
Her iki aile kağıt oyununu çok sevdiği için, yaz akşamlarında birbirlerinin evinden çıkmazlarmış. Ama  seneler geçmiş, kayınpederlerim Şarköy'den Side 'ye yazlığı taşıyınca bağlar azalmış, eski komşular aracılığıyla haber alınmaya başlanmış. Bir de arada sırada kayınpederimin Ankara 'daki muayanesine uğradıklarında haber almışlar birbirlerinden. Ama 20 seneden fazla bilhabermiş kayınpederim kendilerinden.
Neredeyse kendisiyle yaşıt olan çocuklarını ise zaten hiç tanımamış.

Yan masamızdakiler karışık duygular içerisindeydiler. Ama kısaca tariflemek gerekirse '' ağlamaklı şükran '' duyguları içerisindeydiler. Yıllar sonra hiç tanımadıkları, 5 yıldızlı bir  doktor; kendilerine anne ve babalarını anlatmaktaydı zira.

Matematik öğretmeni annelerinin, disiplinli ve sert mizacını, gözlüklerinin ardından gözlerini kaldırıp bakışlarından kolaylıkla anlayabileceğinizi, babalarının ise yumuşak ve keyifli bir adam olduğunu anlattıkça yan masadakiler erimeye başladı. Gerçek anlamda küçülüyor, çocuklaşıyor, biraz daha anlat, lütfen biraz daha anlat  der gibi hissettiriyorlardı.

Sohbet bu andan itibaren çok daha özelleşti, samimileşti ve  karşılıklı yüceltmelerle devam etti. Eşim ve ben eski üst düzey yöneticiyi yüceltirken, onlar kayınpederimi yüceltiyordu. Yanyana  ama mesafe ile başlayan sohbet ise kucaklaşma ile biterken herkes ama herkes çok mutlu idi.

2 yanyana masada oturan 3'er kişi balıkçıya gelip o akşam hayatlarının hoş bir tesadüfi ile karşılaştılar.

İçlerinden sadece bir kişi, o da ben , böyle hoş ve duygulu bir ortamda çıkıp
'' hayat tesadüfleri sever '' diyebildi.

Dün akşam yan masamızdaki eski üst düzey yönetici, Odtü işletme mezunu olan kişi ise Garanti Bankası eski genel müdürü '' Akın Öngör '', ağbisi ve yengesi çıktı.

Siz siz olun yan masanızdakilere dik dik değil; ya bu kişiler anne ve babamı tanıyor çıksalar nasıl olurdu? diye düşünerek, bakarak, fırsat verin.

Ne de olsa hayat tesadüfleri sever.




8 Kasım 2015 Pazar

Davası olmayan kişi benim de arkadaşım olmayacak !

İlk an 
Çok sevdiğim memleketimi kaybettim ben  tam 1 hafta önce. Haberi aldığımda kafam ve yüreğim ayrıldı birbirinden.Topraklanmaya çalıştım, yer ayağımın altından kaydı gitti, kökümü yitirdim. Tarif edilmesi zor, bu yaşamda kesinlikle deneyimlemediğim ama bildik bir acı geldi ve yüreğime lak diye oturdu. Duyularım çalışmazken, duygularım karmançorman oldu. Yabancı oldum. Bir anda. Bu toprağa.

Eve geç gelebildim, zira sandık görevlisi idim, çocuklara ''bana dokunmayın'' dedim. Çağlar iş seyahati için evden erken ayrılmış meğersem. İlk iş koşulsuz sevgiyi hissetmek oldu. Oğlumu uzun uzun sevdim, kokladım, tekrar öptüm, tekrar kokladım. Ergenliğin başındaki kızıma ise dedim ki '' beni yok say ''. Ama O pek anlayamadı beni ve bana futürsuzca isteklerini birer birer sıralamaya başlayınca, başladım ben de bağırmaya çağırmaya. Sakince değil avaz avaz.
Sonra TV karşısına geçtim, biraz boş boş baktım, ağlamak istedim, ağlayamadım.
Sonra en iyi yaptığım şeyi yapmaya karar verdim. 
Öyle bir gecede  bile saat 22.00 olmadan yattım bir pazar akşamında.
Memleketimi kaybettiğim akşamda uykuya dalmam çok zor olmadı. Bildiğin kaçtım başımıza gelen ve geleceklerle yüzleşmekten. Sabah ola hayrola gibi bir ihtimalin olmadığı bir ortamda uykuya daldım.
Ama gece yarısı sık sık bilincim ayıldı ve bana 
''biliyorsun değil mi başına neler geldi ? kaybettin O 'nu '' diye hatırlattı. 
Başımdan savmaya çalıştım, ama kalbimden savamadım. Kalbim hep ağrıdı.

Ertesi gün 

Sabah oldu, Bahar uzun süren bir seyahatten gelmişti, O'nunla buluştuk.
Gözü yaşlı bir şekilde O'nunla dertleştik.
Sadece şu soruyu sordum;
'' Mentorluk yapacağım Odtü'lü üniversite öğrencilerine ne akıl vereceğim ben ? 20 sene boyunca herşeyi tırnağımla hak etmişken, birisinin adamı olmak durumunda hiç kalmayarak , herşeyi bileğimin hakkıyla yapabildiysem,  dayandığımız demokrasinin kaleleri o zaman halen ayaktayken , ben şimdi onlara ne ümit vaat edeceğim, ne akıl vereceğim kaybettiğim memleketime dair ? '' 

Çağlar seyahatte, o esnada düzenli aralıklarla beni arayıp nasıl olduğumu soruyor!! O'nun endişesi ben. 
Zira evdeki huzurun temelinin kadının moralinden geçtiğinin bilincinde. Ben iyi olursam herkese şifa verebilirim ama nadir de olsa benim de dağıtacak şifam kalmadığında Çağlar teyakkuzda.  

2.gün

2 günlük çalıştayımız için sabahın köründe düştüm yollara. Türkiye'nin en büyük FMCG şirketlerinin birisinin önemli grupları ile birlikte bir otel odasında 2 gün geçireceğiz. Kendimi ama en başta zihnimi toplamaya çalışıyorum, mış gibi yaparak enerjik görünmeye çalışıyorum.Yavaş yavaş insanlar da geliyor. Ben hararetli bir ön değerlendirme yaparız herhalde - sohbet babında - seçime dair derken, hiçkimse konuyu dahi dile getirmiyor, yok varsayıyor. Sanki seçim 2 gün önce değil 2 sene olmuş bitmiş gibi.
Herkes önüne bakıyor. Dün dündür misali.
Herkes mutlu sanki.
O odadaki  kaygılı bakışlar sadece ben ve Bahar'a ait.
Garipten öte.
Bu odada bile azınlığız diyorum.
Akşam oluyor, eve bile gitmek istemiyorum.
Bahar ile son akşam yemeklerimizden birisini yemek için otelin hemen karşısındaki Kalamış Marina'ya gidiyoruz.
Biraz şarap, biraz daha dertleşme çok iyi geliyor.
Gözlerimiz hep yaşlı.
Memleket meselesi en baş meselemiz, memleketten de ümidini kesmiş Bahar'ın ABD 'ye gidiyor olması ikinci meselemiz. Bazen önem dereceleri değişiyor, ama ikisinin de benim için mesele olması ve gözlerimin sürekli yaşlı kalması gerçeği bir süredir baki.

3.gün 

İlk derli toplu gazete okuma ve yorumları okuduktan sonra biraz daha kafamda sebep-sonuç şekilleniyor.

4.gün 

Arkadaşlarımla ilk defa buluşup seçim hakkında sohbet ediyoruz. Bazı sorularım oluyor;

- Kendi çocuklarımız dışında kaç çocuk okutuyoruz?
- Okuttuğumuz çocukların kaçına mentorluk yapıyoruz ?
- H&M mağazasından  ayda  ortalama 100 tl 'lik bir alışverişi yapıyormuyuz/ yapmıyormuyuz? Hem çok güzel, hem de çok ucuz diye.
-Kendi çocuğumuz dışında başkalarının çocuklarını ne kadar umursuyoruz?

Bu sorularımın devamı -özeleştiri olacak şekilde- daha da sert gelicek ama kendimi bu günlük bununla sınırlıyorum.

Tek önemli bir umut kapısı olduğunu söylüyorum: Oy ve ötesi. O kurucu üyelerin ve devamında destek veren tüm beyinlerin elleri öpülesi.

Engelleri değil fırsatları gören, görmek isteyen herkesin İLHAM kaynağı. Benim çalıştaylarımın bundan sonraki '' odak konusu ''. Yapılabilirliği, hayata geçirilmesi konusundaki başarısı ile pek tabiki.

Akşam çok yakın bir arkadaşımızın galerisi http://mixerarts.com 'ın bir sergi açılışındayız. Bana uzak bir sanat bile olsa resim sanatı, bakmak ve anlamlandırmaya çalışmak, başka dünyaları yaratabilmenin halen elimizde  olması gibi saçma bir avuntuya dönüşüyor.

5.gün 



Sabah boğaza nazır olağanüstü bir güzellikteki bir manzarada Ali Canip Olgunlu  ile 4 hafta sürecek  tasavvuf sohbetlerinin ilkine gidiyorum. Kafam halen sersem olsa da bilge ağızdan dökülen sözler yüreğime çok iyi geliyor. Sohbet hiç bitmesin istesemde, sindirmek için zamana ihtiyaç duyuyorum, fark ediyorum. Şok edici bir doz peşinde değilim. Zira ruhumun  iyileşmek için zamana ihtiyacı var. Ne kadar zaman o kadar iyi olacağım. Biliyorum. İdrak ediyorum.

Akşam yine evlere sığamıyorum. Sonra harika bir haber geliyor. Duman'ın solisti Kaan Tangöze'nin son albümünün solo konseri için Zorlu PSM 'e doğru yola çıkıyoruz. Mızıka ve  gitar eşliğinde olağanüstü güzel bir ses, yüreğine sığamayacak kadar derdi olan bir solist tarafından birdenbire dökülmeye başlıyor.
Son 1 haftadır yüzleşmekten kaçtığım herşey, bencilliğim böyle cüretkar bir dava adamı karşısında can çekişmeye başlıyor. 

Geziden beri olan biten herşeyi tüm çıplaklığı, kah türkü, kah mızıka, kah da gitar eşliğinde meydan okuyan bir tavırla gözler önüne seren solisti, tüm salon eşşiz bir yere koyuyor. 
Bir yanda meydan okumaya duyulan hayranlık varken bir yandan da '' şimdi basacaklar konseri '' korkusu tüm salonda egemen. Kaygı basit hayatımızın bile  her anında.

Solist devleştikçe devleşiyor, kah içiyor, kah sohbet ediyor ama esas önemlisi acaip şeffaf olabiliyor. İçini ve yüreğini görebiliyoruz solistin. Nasıl desem ? Kale gibi, kapı gibi sağlam ama bir çocuğun kalbi kadar da kırılgan. Derdi çok. Ama bir o kadar da pervasız ve samimi. 

Solist zamanı unutuyor, kendisinden geçiyor, bir arkadaşımın facebook 'ta yazdığı gibi '' içinden Bob Dylan '' çıkıyor ve bize tam 3.5 saatlik olağanüstü bir konser yaşatıyor.

Çok güzel bir sergi, bilge bir adamdan duyduğum olağanüstü sentezler ve bu yazıyı yazarken 3. defadır dinlediğim albumün hepsi ama hepsi ruhuma o kadar iyi geliyor ki, kederden de  zevk alınabiliyormuş diyorum. 

Satın alın ve dinleyin lütfen. Kaan Tangöze. Ruhunuzu iyi gelecek. 







6.gün 

Yine çok yakın arkadaşlarımın http://www.gonulluyuzbiz.net kurduğu bir platform hayata geçiyor. Ne de şanslı bir insanım. Hem akıllı hem de yürekleri geniş arkadaşlarım ve halen bu ülkeden kesmedikleri  ümitleri var. 
Çocuk okutacak bütçeniz olmasa da eminim gönüllü olarak işe yarama niyetiniz vardır. Ne yapabilirim diye düşünmenizi gerek yok. Bu platform sayesinde size, niyetinize ve yetkinliklerinize uygun gönüllü bir projede çalışabilirsiniz.
Bu hafta aldığım en değerli haber idi bu platformun hayata geçmiş olması.

Cumartesi akşamını James Bond filmine giderek bir dönemi daha kapatmış bulundum. Şiddetin her türlüsü o kadar hayatımızın içinde iken; üstüne üstlük bir de para vererek bu absürdlükten hiç hoşlanmadığıma karar verdim...

Müzik dışında keder, acı, dram, savaş ve nice karamsar öğeleri içeren her türlü görselliği içeren sanat ve sinema ikilisini -mizah dergileri hariç- bir süreliğine terk eyliyorum.

Müzikteki keder nedense şu an canımı o denli yakmıyor, bilakis bazen itici gücü bile olabiliyor.

Avrupa 'da  2. Dünya Savaşı sonrasında iyimserliği pompalamak ve normal hayata  daha hızlı dönebilmek adına kozmetik ve parfüm endüstrilerinin patlaması gibi ben de hayatıma '' güzel şeyleri, estetik değerleri, sanat ve tasarımı '' her zamankinden daha fazla sokmak istediğime karar veriyorum.

Gönüllülük, çocuk okutmak, mentorluk yapmak, niyet etmek ve bu yolda harekete geçmek, kendi yetkinliklerini başkalarının çıkarına sunmak ise bundan sonra hem kendimin hem de yakın arkadaşlarım için uygulayacağım kriterler.  Bunlardan en az 1 tanesini yapmayan arkadaşlarımla arkadaşlığımı gözden geçireceğim.

Özün sözü; Davası olmayan kişi benim de arkadaşım olmayacak!

Ciddi ve niyetliyim.

7 kısa ama şiddeti büyük günün sonucunda geldiğim nokta burasıdır. Nokta.








28 Ekim 2015 Çarşamba

Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun!

İstediğimiz kadar yazalım çizelim, kayıtlara alalım, kitlelere yayalım; akıllarda genellikle  ''görsel'' unsurlar kalır.

Etkisi güçlü, enerjisi güçlü olanlar tabii.

Milyonlar da baksa, görse, herkes aynı şeyi görür.
Sadece görmez hatta, duyumsar.
İçi cız eder, aklına mukayet olamaz, kan farklı pompalanır hücrelerinde o karelerde.

Kimi zaman bir çizi,
Kimi zaman bir film karesi,
Kimi zamanda bir fotoğraftır,
Sadece hafızalara  değil yüreklere kazınan.
Hiç çıkmayacak şekilde.

Hiç bir zaman bilim kurgu film ve/veya roman sevmedim.
Ben hep '' gerçek '' ve ''gerçeklik '' sevdim.
Yaşanmışlık yakın geldi, ondan çok şey öğrendim.

Uzun zamandır hiç bir film hatta bilim kurgu bu kadar bende iz bırakmamıştı. Her bir karesiyle.
Yıllarca kandırılmış, bastırılmış '' district''lerin, Capitol'a başkaldırmasını izledik bu film serisinde.

Zulmün, acımasızlığın, baskının, despotluğun, bilerek geri ve cahil bırakılmışlığın izlerini gördük her karesinde.
Ne pahasına olursa olsun başkaldırma sevdasını, içlerinden bir babayiğidin -pardon kadınyiğidin- verdiği olağanüstü mücadeleyi izledik.
Ben izlerken hep şunu düşündüm '' bilim kurgu olamayacak kadar gerçek, absurd olamayacak kadar sahi ''
Yaşadıklarımla kolaylıkla örtüştürdüm, eğlenmek yerine gerildim, sanki ben o film karesindeymişim gibi hissettim.

Film '' Hunger Games ''idi. Halen serisi devam eden.

Aşağıdaki görseller 1.cisi filmden...


Ama maalesef 2.cisi gerçek yaşamızdan... 
Sessiz bir başkaldırıdan.
Hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağının sessiz ama vakur kabulunden.
Canımızdan.Bağrımızdan.Yorumsuz olan.
KaraAN, AnKARA'dan.
Hunger Games 'e her açıdan çok benzettiğim ülkemin şu anki durumunun, film karesine de benzerliğinden dem vurduğum.
Her 2 fotoğraftaki  acı karşısındaki yüce ama sessiz ortak tavrına şaşırıp kaldığım.
Birisinin kurgu  birisinin sahi olduğuna inanmak istemediğim.
Sadece sessizce acılarına yürekten ortak olduğuma söylemek istediğim.
Hatta sadece acılarına ortak olmak değil, dertlerine çözüm ortağı da olmak istediklerini bilmelerini istediğim.



Yarın Cumhuriyet bayramı. 



Ve bu özel adam, film karesi olmayan, anlı, canlı,şanlı Gazi Mustafa Kemal, yine bir dönemin Hunger games'ini yaşarken bu ülke; çıkıp bize aklı ve savaşçı kişiliğiyle  her türlü hürriyeti, imkanı ve daha ötesi Cumhuriyet'i kazandırdıysa ben ne yapayım bilim kurgu filmlerini.

Ben ancak ve ancak ;
bilirsem daha iyi bu ülkenin yakın geçmişini,
okuyabilirsem yakın -orta vade geleceğini,
inanırsam bu topraklara,
biraz daha cesur ve kadınyiğit olursam, 
aktif rol alabilirsem bu toplum için,
etrafıma azıcık ümit verebilirsem, destek olabilirsem,
Ancak o zaman ben de kendimi bir film karesinden öte '' yaşanmışlıkların '' içinde görebilir,  o zaman '' yaşadım '' diyebilirim.


Herkesin fikrine ve tercihine saygı duyuyorum.

Ama ben uzun bir süre daha yukarıdaki fotoğraftan taşıp gelen enerjiye, kudrete, kararlılığa, başkoymuşluğa, hem savaşçı hem de  asil kan taşıyan bu babayiğit için başka film karelerini izlemek yerine gerçeğin kendisini, yani bana düşen görevi yapacağım. 

Cumhuriyetin tüm imkanlarını kullanmış genç bir kadın olarak ben bu topraklar için varolacağım.

Sonrası mı ? 

Ben de o toprağa karışırım fena mı ?

Cumhuriyetimizin 92. yılı kutlu olsun....

Atamızın ve silah arkadaşlarının, bu topraklar için canını vermiş herkesin ruhu şad olsun.
Cumhuriyeti sizler kurdunuz, bizler yaşatacağız!

12 Ekim 2015 Pazartesi

Sessizlik orucu


Sessizlik orucundayım.
Sadece dinlemek istiyorum. 
Konuşulanlara, aktarılanlara kafam basmıyor artık. 
O yüzden sadece müzik dinlemek istiyorum. 
Aşağıdaki listem kişiseldir. Son 25 seneme filan aittir herhalde. 
Her biri önemli bir anıma tanıklık etmiş beni sarıp sarmalamıştır.
Şu an o kadar melonkoliğim ki; tüm o kötü anların toplamını bir araya toplamaya çalıştım ama şu andaki hislerimin can acıtma çıtasına yaklaşamadılar bile...
Sessizlik orucundayım.
Sebebi belli.
KaraAN
AnKARA
  












https://www.youtube.com/watch?v=5l4a3V5eyF4








                                           https://www.youtube.com/watch?v=xwtdhWltSIg

28 Eylül 2015 Pazartesi

İçe dönük olduğum kanıtlandı. Başkasının teşhisini çaldım ama olsun...

Aşağıdaki yazı bana ait değil.Internette tanıştığım bir kişinin blogundan.Hatta Facebook'ta sayfası var. Hatta yazar olmuş , 2 kitap yazmış kendisi...İlk fırsatta okuyacağım kitaplarını  da.
Kendini ifade etme biçimini, hislerini, tanımlarını kendime çok yakın buldum. Hatta geçen gün başka bir yerde okuduğum acaba ben içe dönük bir insanmıyım ? soruma aşağıdaki tasvirleri sayesinde %100 cevap bulduğumu da paylaşayım...Teşhisim kesin ve net; ben de içe dönük bir insanım...
Neyse bunun bir önemi yok. Yaşıtım olan ve kitap yazmış, hayallerini gerçekleştirme konusunda özgür, istikrarlı ve de cüretkar olan yetmez bir de yoga aşığı olan bu kişi daha yakından tanımam şart oldu...

Çünkü…
Çünkü Defne mahallenin en popüler kızlarından biriydi. Evlerinden kalabalık, ocaklarının üstünde tüten tencere, tava -tavuk rejimi zamanlarında bile-  hiç eksilmezdi. Beş katlı asansörsüz bir binanın çatı katında oturmalarına rağmen ziyaretçilerin ardı arkası kesilmezdi.  Defne ile Zeyno, iş gezilerinden döndüğü zamanlarda da Yasemin, misafirleri en ala şekilde ağırlamak üzere sofralarından kuş sütünü, Zeyno’nun yatağının karşısındaki köşeye stratejik olarak yerleştirilmiş YuMaTu marka televizyonlarından da Friends dvdlerini eksik etmezlerdi.
Tayland’ın ucubik bir adasında tek başında oturup ağlayacak kadın değildi yani Defne. Eve dönmesi en hayırlısıydı da, evi de yoktu artık. Kutulayıp kapatmış, bir sonraki kiracıya yatağı, çamaşır makinası ve buzdolabı ile teslim etmişlerdi bile. Kendine acımaktan başka yapacak işi yoktu. Kendine acıdıkça acının arttığının daha farkında değildi.
Defne daha pek çok şeyin farkında değildi. Ama gençti. Bütün kederine rağmen hayatta kalma içgüdüsü genç bir kaplanınki gibi güçlüydü. Ve işte bakın, günlüğüne tıp tıp düşerek mavi mürekkebi sayfaya yayan gözyaşlarının tebessüme dönüşmesi için arkasındaki bungalovda kalan genç kadının uyanıp plaja gelmesi yeterli oluyor. Kahve kupası elinde plaja inen genç kadın, Defne’den de genç. Uzun boylu, sarışın, güneşte çabucak kararan o lacivert gözlü İskandinav kızlarından (Bazı arkadaşların Bodrum kıyısında bekledikleri o lise gezisi gemisinden inecek tip bir kız.) Cam gibi denize karşı kurulmuş piknik masalarından birine yerleşirken Defne’ye gülümseyip günaydın diyor.  Defne’nin burnunun ucundan günlüğünün sayfalarına süzülen gözyaşlarını fark etmiş gibi bir hali yok.
Havadan sudan, denizin turkuaz mavisinden, havadaki baygın çiçek kokusundan, sabahın erken saatlerinin güzelliğinden söz ediyorlar. Defne kızın tek başına dünyayı gezdiğini öğreniyor.  Hayır sevgilisi yok.  Bu uzak ülkede tanıdığı kimsecikler de yok. Tek başına gezmeyi seviyor genç kadın. İsmi Kristine. Kopenhag’da doğmuş büyümüş. Tek başına dünyayı gezmekten korkmuyor. Arada sırada kanının ısındığı insanlara rastladıkça yollarda, onlarla devam ediyor biraz, sonra yine tek başına kalıyor.
Kristine kahvesini bitirmiş, denize doğru yürüyor. Cam gibi suları rahatsız etmekten korkarmış gibi minik, hafif adımlarla yavaş yavaş suya giriyor. Defne de peşinden. Ayrı yönlere yüzerlerken Defne kendini hafiflemiş hissediyor. Kristine’e özenmek iyi gelmiş. Her özenişin ardından bir dönüşüm gelir, bunu hissediyor. Defne birine özenmeyegörsün, hemen taklit eder o insanı. Bir cesaret gelir üstüne. Şimdi de, turkuaz sularda kulaç atarken düşünüyor, bu genç, güzel kadın tek başına geziyorsa, ben neden yapmayayım? Kendisinin de yollarda olduğunu unutarak başlıyor hayal kurmaya: Ne güzeldir şimdi yollarda olmak…
Şimdi hakikati değil de bir hikayeyi yazıyor olsaydım, sonraki sahnede Defne’yi çantasını sırtlamış, yola tek başına devam ederken tasvir ederdim. Olmadı. Yakışıklı Yaz Aşkı nihayet uyanıp bungalovdan çıkınca Defne artık yola tek başına devam etmek istediğini söyledi mi? Söyledi. Ama bir noktada sesi kendinden bağımsız çatladı. Bir üzüntü sardı benliğini. Böyle yakışıklı adam bırakılır mı hiç diye sordu içindeki güvensiz ses. Güçlü, kuvvetli, zengin, ne de güzel yemekler yapıyor. Zor kadın olmasan da bir ilişkiyi de yürütmeye çalışsan? Bak seninle buralara kadar da gelmiş.
O sabah o sese teslim oldum. Yola beraber devam ettik.  Ama benim aklımda Kristine’in attığı tohum filizlenmeye başlamıştı bir kere. Yola tek başına devam etmek. Dünyayı tek başına gezmek. Neden o kadar çekici gelmeye başlamıştı birden bu fikir?
Tek başına yollara düşmek benim için çok da yabancı bir durum değildi aslında.  O zamanlarda da, ezelden beridir de ben tek başıma gezmeyi severdim.  İçe dönük tabiatımdan bihaber olduğum ilk gençliğimde arabama atladığım gibi tek başıma Kilyos’a, Şile’ye gittiğim, koca sahillerde bir başıma yürüdüğüm çok olmuştur. Bütün yazı Sundance’de geçirdiğim yıllarda güneşle uyanıp ormanda yürüyüşe çıkmak  da en büyük zevklerimden biriydi.  İçime dönmeyi bu kadar çok sevdiğim halde arkadaşlarımdan birisi bana “kızım sen tipik bir içe dönüksün” diyecek olsa derhal itiraz ederdim. Çünkü ben de yaşıtlarım gibi okuldaki, işteki, sosyal hayattaki başarımı popülerliğime bağlıyordum. “Sen içe dönük bir tipsin galiba” yı duysam (ki sarhoş gecelerin sonunda duyduğum çok olurdu) “kızım sen başarısızın tekisin”  diye anlardım.
O Kilyos’a, Şile’ye yapılan yolculukları, Phaselis ormanlarındaki yürüyüşleri hatırlatacak olursanız bana, “arkadaşlarımın ya vakti, ya hali ya da paraları yok ne yapayım, ben de tek başıma çıkıyorum yola ”diye cevap verirdim size.  O yalnız zamanlarda günlük enerjimi topladığımı bilmeden…Neşemin, başarımın ve hatta popülerliğimin  tek başına geçirilen zamanlardan can aldığını bilmeden…İçe dönük tabiatımın bana çocukluğumdan beri yolladığı sinyalleri, bazı kadınlara duyduğum ilgiyi sakladığım gibi saklardım. Arabanın açık penceresinden kolumu çıkarmış, hüzünlü bir şarkı eşliğinde -zevkle-  ağlarken, “Bunalım bir tip misin kızım sen?” diye sorardım kendi kendime. Depresif olmadığımı kanıtlamak için de hemen arkadaşlarımın ve hayranlarımın sayısını saymaya girişirdim. Belki melankoliye biraz yatkınım ve evet Yasemin’le yan yana yatıp kitap okuduğumuz Narlı öğleden sonralarının tatminini ve huzurunu bir daha hayatta hiç bir yerde bulamadım ama içe dönük tabiatta değildim.  İçe dönük insanlar başkaydılar. Onları biliyordum. İçe dönük arkadaşlarım vardı. Evden çıkmayan arkadaşlarım, topluluk içinde dili tutulan arkadaşlarım, metroya binemeyen arkadaşlarım. Onlar içe dönüktü. Ben değil.
Kafamın ne kadar karışık olduğunu görüyorsunuz değil mi? Ama bir tek ben değilim bu kavramlar karşısında kafası karışan. Susan Cain de Quiet adlı kitabında bizi kavram kargaşasına karşı uyarıyor.  İçe dönük, utangaç anlamına gelmez, depresifle içe dönüğü de birbirine karıştırmamak gerekir. Dışa dönük ve utangaç, dışa dönük ve depresif de olabilirsiniz. Hassas ile içe dönüğü de bir tutmamak gerek.  Bazı içe dönükler hassas olabilirler. Hepsi değil. Duygusal da içe dönük olmak zorunda değildir. Aksine, dışa dönük tabiattaki pek çok insan aynı zamanda duygusaldırlar da. Bunlar arada sırada örtüşen ama kesinlikle birbirinin yerini tutmayan kavramlar.
İçe dönüklük temelde dış dünyadan çok iç dünyaya gösterilen ilgi ile ilgili bir şey.  Bazıları için iç dünya dış dünyadan daha ilginç bir dünya. Ben en baştan beri onlardan biriydim. Daha erken yaşta teşhis edilseydim, yeteneklerim bu tabiatıma uygun bir şekilde yontulsaydı daha mutlu bir hayatım mı olurdu? Bu yazıları daha erken yaşta başlar, şimdiden üç beş romanımı yayınlamış mı olurdum?
Kim bilir?
En azından iş kadını, bankacı, satıcı filan olamayacağımı erken yaşta farkedecek kadar kendimi bilmişim. Yoksa ben de içe dönük tabiattaki  başarılı öğrenciler gibi kendimi bir üniversitenin işletme, iktisat bölümlerinde (bizim zamanımızın en yüksek puanlı bölümleri) bulacak, şimdi belki de size bu satırları yazacağıma, ömür tükettiğim bir plazada hafta sonunu hayal ediyor olacaktım.
Peki hikayeye (hakikate) ne oldu? Buralara kadar benimle indin mi sevgili okur? Tebrik ve teşekkür ederim. Tek bir internet sayfasında kalabilmek sabır gerektiriyor. Eh biz de burada yine 90. dakika ve 1000. kelimeye yaklaşıyoruz.
Huzurlarından ayrılmadan önce bir kez daha Middlesex’e dönmek istiyorum. Biliyorsunuz Middlesex bu aralar iştahla okuduğum romanım.  Bütün iyi romanlarda olduğu gibi Middlesex’in karakterleri dostum, ailem haline geldiler. Kocamın, dostlarımın, öğrencilerimin bilmediği gizli bir hayatım var benim. Bursa’da başladı, Detroit’de devam etti, şimdi San Francisco’ya doğru yola alıyor. Ben her gün aktif olarak bir kaç saat o gizli hayata gömülüyorum. Romanı okumadığım zamanlarda aklımın bir yarısı gizli hayatımla meşgul. Kahvaltı hazırlarken, araba kullanırken, ders verirken Calliope’yi, Desdemona’yı düşünüyorum, onları özlüyorum. (10 günlük Vippasana meditasyonda zihnimin ilk katmanı soyulduktan sonra alttan hep romanlar çıkmıştı zaten. Bu hikayeyi, hatırlatın, sonra yazarım.)
Middlesex’in esas kızı Calliope, aslında kız değil de oğlan olduğunu anladığı on beşinci yaşında evden kaçtı. Şimdi otostop çekerek San Francisco’ya doğru ilerlediği yolculuğunda bir erkeğe dönüşmeye çalışıyor. Bebekliğinden beri sinyallerini alıp da göz ardı ettiği esas tabiatını kabul ediyor,  o esas tabiattan hayatını yaşamaya başlıyor.  Sevilmek, beğenilmek, kabul görmek için geliştirdiği davranışlarını bir bir ardında bırakıyor. Bazen işi fazlaya kaçırıyor. Fazla erkeksi davranıyor. Bazen unutup öğrenilmiş tabiatına dönüyor. Yine genç bir kadın oluyor.
İçe dönük tabiatta bir insan olduğumu keşfettiğim andan itibaren benim geçirdiğim dönüşüm de Callie’nin Cal’e geçişi gibi bir süreçti. Kendi doğamı yeniden öğrenmem gerekti. Öyle hemen herşey birden yerli yerine oturmadı…
Dedim ya hikaye değil, hakikati anlatıyorum burada.
Callie, bütün erkeksi güdülerine, genetik yapısına, kalınlaşan sesine, dudaklarının üstüde beliren bıyığına rağmen erkek olmayı öğreniyor.  Öyle farketti diye erkeklik üzerine hop diye oturmuyor. Ben de aynı onun gibi bir içe dönük olarak yaşamayı öğrendim….Öyle farkeder etmez hayatımın aşkını bulmuş gibi sevinmedim yani.
Ama daha orada değiliz  değil mi?
Önce bir kapıyı çalmamız lazım.  Yarına…

15 Eylül 2015 Salı

Canım kızıma mektup- 12.yaş

Ben cidden çok şanslı bir insanım. Hayatımda hep çok kıymetli arkadaşlarım oldu, onlar da bana hep en kıymetli hediyelerini verdiler.
Kimi zaman zamanlarını verdiler, kimi zamanda bana dair en özel hediyelerimi; anılarımı verdiler.
Bu seneki 41. yaşgünümde çook eski dostum Çisem bana 13-14-15 yaşlarıma ait, O'na yazdığım tüm mektupları , zarfları ile birlikte verince çocukluğumu vermiş gibi oldu.

Bütün duygularım, platonik aşklarım, ergenlik triplerim tam da doğru zamanda karşıma düşmüş oldu.
Ne de olsa ben de12 yaşında bir ergenlik yolculuğunun çok başında bir kız çocuk annesiydim.
O'nu daha iyi anlamam, yardımcı olmam için önce kendi yolculuğumu çok iyi bilmem gerekiyordu. 
Tam da doğru zamanda bu mektuplar bana hediye edildi:)

Canım kızım Ela'cım, 
12.yaşını kutlamaya sayılı günler kala ben de sana kendimi hediye etmek istedim.
Ve pek tabii bazı tahlillerimi de...
Dediğim gibi eğer kendimi ve kendi yolculuğumu iyi bilirsem  sana çok daha fazla yardımcı olabilirdim.

Yıl 1987... Yaş 13.
Ela 'cım yazı dilinde  giriş gelişme sonuç önemlidir. 
Benim girişlerim !!!! zamanla daha iyi oturmuş. 
Aşağıdaki mektupları okuyunca sana Türkçe konusunda daha az kızmaya karar verdim. Hadi yine iyisin.

Tam seninle aynı sınıftayız.
Orta 1 ama ikinci dönem.
Sana sakınmanı önerdiğim herşeyin dibine vurmuşum. 
Dedikodu yapmışım, etiketlemişim.
Üzgünüm ama annen de bir melek değilmiş yavrum:)
Demek ki neymiş... 
Herşey bu yaşlarda yapılmalıymış ki, buna da doyalım:) 
Hal böyleyse sakınma güzel kızım, yaşa ve tüket bu duygularını ki kalmasın sonraki yıllara.

Herşeyi anlatıp aramızda kalsın bu yaşların ortak özelliği.:)




Yaş 13. 
Kıskançlık  diz boyu. Yorumlar çok komik.
'' Az, çok az şişman '', 
'' Ne onun yerinde olmak isterim ne de onun güzelliğine sahip olmak '' 

Gördüğün gibi güzel kızım, kıskansam da yine de mantığım ve özgüvenim ruhumu ve bedenimi yıkıp, yakmamış. 
Zaten annenin ve dolayısıyla senin de olayın bu. Abartılı mantık abideleri olmak.

Senin whatsapp'lerine   konu olacak kadar hoşlandığın bir çocuk henüz olmamış olsa da annen mektuplarında birilerinden bahsetmeye başlamış.
Aramızda 6 ay var diyerek ben de merakla bekliyorum, ilk mevzubahis şahsiyet kim olacak diye. Kıvanç'ta sarışın, renkli gözlü idi. 
Gözü renkli  yoksa lensi değil:)

Sonra da bu gelenek hep devam etti.


 Güzel kızım Ela'm... Uyku konusunda kanıtlanmış bir mazimiz var. Yaş aynı, uyku saatimizde...







Canım kızım, mektupların ana teması; dedikodu, hoşlandığım erkekler ve illaki notlarım ve derslerim.
Bu denge olayı ve farkındalık 13 yaşında da 41 yaşında da müthiş bir şey.
Gerçekten senin de böyle olduğunu görmek bana ayrıca bir keyif veriyor.

Yaş yine 13, devam.
Notlar senin gibi benim içinde önemli.
Pes etmek kitabımızda yazmıyor.
'' Böyle gülüp geçtiğime bakma içim gerçekten büyük hırs düştü... çalışacağım ''
Aferin ikimize de...




Yukarıdaki mektubun devamı aşağıda.
Öğretmenlerine kötü sıfatlar koyduğun, dalga geçip, etiketlediğin zaman pek hoşlanmıyorum ama bak annen de aynılarını yapmış yavrum...
Ama en azından bir farkındalıkla , parantez içinde dalga geçmemeliyim ama neyse diyerek...
Sen de böyle ol emi yavrum:)
Ben seninle bilerek ders çalışmıyorum yavrum.
Yoksa sen benden ben de  Bilim dedenden neler çekmişiz.
Eee ne yapalım aynı b...kun soyu böyle bir şey demek.

Özlemcim, 30 senedir sen benden bende senden neler çekmişiz. Bak beni şikayet etmişsin İng.ceciye.O da bana karşı sempatik olmaktan vazgeçmiş.( İlkokul-ortaokul-lise -dersane-yetmez üniversite şimdi yakamdan düş diye Amsterdam ^dasın ayrı )




Elacım söz sana bir daha ifade ediş şekline laf etmeyecem.
Annen kendini o yaşlarda edebiyatçı, yazar vs zannederken bildiğin saf bir öğrenci imiş.
Ama hakkımı yeme noktalama işaretlerine bayağı dikkat etmişim.
Giriş -gelişme -sonuç hep aynı...
Derslerden sonra aşk meşk hayatı.
Yaş 13.
Platonik aşk bu mektupta kendini göstermeye başladı.
57 okul numarası
L şubesi
O isminin başharfi
Y soyadının başharfi.
Takma ismi : Şirine
Hani bu yıllar sonra tanıştığım, tüm duygularımı ifade ettikten 1 sene sonra trafik kazasında kaybettiğim, özel insan.

Bakalım senin ilk göz ağrın kim olacak ?


Ela'cım yukarıdaki mektupta duyguları şimdilik bir kenara bırakalım, teknik birkaç soru soralım.
1.) Wham kim ?
2.) Kaset ne demek ?
3.) Jeton nedir ? Ne işe yarar? 
4.) Neden evde telefon varken  jetonlu telefona inilir?

TEOG sınavını boşver , sen bunları cevaplandırmaya çalış annecim!!
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
1 sene daha geçiyor  yavaş yavaş ergenlik basamaklarını çıkıyorum Elacım. 
Çisem'e mektuplar ise devam ediyor. 
Konular Dallas vari ve oldukça sofistikeleşiyor. 
Senden 1 yaş büyüğüm burada Elacım. 14.
Teog sınavının neden yanlış yaşta olduğunun anlı canlı kanıtı aşağıda.
Hormonlar en üst düzeyde. 
30 sene geçsede bu yaş dönemleri  böyle.

Ama yine de gördüğün üzere annen aynı senin gibi farkındalık abidesi olarak her adımını taaa o yaştan itibaren dikkatli atması gerektiğini en azından düşünmüş:))

Bu mektupta mevzubahis kişi olan Murat  o sırada Lise 1 'de. Ben de   Orta 2' deyim. Ama hiç sorun olmadı yavrum. Özgüvenim sağolsun, çıkma teklifi ettim,O 'da kabul etti.

Bilmek ve yapmamak aslında bilmemekse sen de hep eyleme geçmekten korkma emi  canım kızım...

Mektubun aşağısı çıkmamış ama annende o yaşlarda basketbol takımında, basketbol hastası. Kortlarda elinden geleni ardına koymuyor. Erkek arkadaşlarını orada tavlıyor.
Ama ne yalan söyleyeyim senin kadar disiplinle haftada 5 gün antremana filan gitmiyor.


---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Orta 3.' e geçmişim.
Fen lisesi sınavları var. Zaten Anadolu Lisesindeyim diye ben hiç ilgilenmiyorum.Ama Çisem'in hazırlanıp kazanmasını çok önemsiyorum.O'nun başarılı olmasını canı gönülden istiyorum. İşte böyle ol Ela'cım. 
Kendine neyi yakıştırıyorsan  arkadaşların içinde aynısını dile. 
Senden farklı olarak hep dediğim gibi benim Fen ve Fizik dersleri ile aram hiç olmadı. Ahanda örneği.






 --------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Yaş 15. Lise 1. Ergenliğin zirvesi.
Bunalım maksimum seviyede.
Hiç yaşamadığımı zannettiğim karamsarlık, iç sıkılmaları burada kendini iyice belli etmiş.





Anne ve babamla hiç sorunum olmamıştı. 
Ama aşağıdaki duygular farklı diyor.
Zaman anlamsız küsme zamanı imiş.
Demekki herkesin şiddeti farklı olsa da ergenlik böyle bir şeymiş.


Orta 1 'den Lise 1 'e kadar istikrarlıyım Allah'tan. Yine Orhan:)
Duygular yoğun ama farkındalık yine zirve.
Dışavurum harika.
Soru çok net; ''Bende anlamıyorum, neden böyle oldum ?''
Cevap da çok net.'' Ergenlik Ela'cım''



Canım kızım Ela'm,
Bu mektuplar sayesinde ben de kendimi tekrar keşfettim.
Şimdi'ki zamandan konuşmak çok kolaymış onu anladım.
Senin ve benim ne kadar ortak noktamız olduğu,
Değerlerimizin ne kadar örtüştüğünü,
Ne kadar farklı yetkinlik alanlarımızın da olduğunu fark ettim.
Gereksiz meli malı'yı sana karşı ne kadar çok söylediğimi de .

Canım kızım,
En güzel, heyecanlı, keşiflerle dolu evreye  hoşgeldin...
Umuyorum seninki de benimki gibi saf, heyecanlı, özgüvenli, farkındalığı yüksek ve özel insanlarla dolu geçer.
Bu dönemi özel kılan gerçekten de birlikte vakit geçirdiğin insanlar.
Onlar sensin. Sen de onlar.
İz bırakmayı bilmek lazım.
Ömce kalplerde sonra da saklanabilecek, hatırası olan şeylerde...

Güzel kızım,
Sen beni ben yapan yegane kişisin.
Nice güzel yıllar olsun, gönlünce akacak olan.
Biz de olalım bu yıllarında.
Kimi zaman tam göbeğinde, kimi zamanda biraz ötende.

İyi ki doğdun, bir sonbahar kızı oldun.:)










7 Eylül 2015 Pazartesi

Dışı Beyaz ama içi Kirli Türklere gelsin bu parça...

Yazmam gerekiyor yoksa zihnimi başka türlü sakinleştiremeyeceğim.

Biz kimiz, neyiz bilmiyorum.

Beyaz Türk'müyüz, yoksa Siyah mı yoksa da Gri mi ?

https://tr.wikipedia.org/wiki/Beyaz_Türkler

Bilmiyorum.

Tek bildiğim Kirli Türk olduğum(uz).

Nasıl kirlendik peki ?

Duymayarak, duyumsamayarak, korkarak, kaçarak, yoksayarak, görmeyerek, görmezden gelerek...

Uzak kalarak, yukarıdan bakarak, umarsız kalarak, banane diyerek, hep bana diyerek, ben diyerek, benim diyerek...

Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyerek, hep poz vererek, daha fazla rol yaparak, yine poz vererek, tüketerek, daha fazlasını isteyerek, yetmez ama evet daha da fazlası, iyisi olsun diyerek...

Kirlendikçe yıkandık, aklandık paklandık...

Güzel bahaneler bulduk kendimize.. Evet ama 'lar la yolumuza devam ettik.

Ruhumuz ve vicdanımız ile yüzleşemedik.

Dışımız beyaz kaldı ama ruhlarımız güngeçtikte kirlendi.

Bugün şanslı azınlık olan ailelerin özel okulları açıldı.

Benim çocuklarımda bu şanslı azınlıktan.

Ben de bu çocukların annesiyim.

Ama Kirli Türk bir anneyim.

Bugün İstiklal Marşı'nı çoook uzun süre sonra tekrar söyleme fırsatını buldum.

Hıçkırıklara boğulmamak için kendimi  zor tuttum.

Ben ancak bugün anladım o marştaki acıyı, ''şüheda sıksan toprağı şüheda '' yı bugün anladım.

Şüheda'nın şehitler anlamına geldiğini bugün dibine kadar idrak ettim.

Bizim, Kirli Türkler olarak bu acıyı hiç bir zaman yaşamadığımız için anlamadığımızı fark ettim.

Hem huzur manyağı olarak hedonizm doruklarındayken '' acıyı neden duyumsamamız gerekiyordu ki? ''

O acıyı hep başkaları yaşardı hem...

Ya tanımadığımız dedeler, nineler, masalsı aile büyükleri  ya da filmlerdeki sıradan insanlar yaşamaktaydı bu acı.

Ya da başka milletler. Bizden de daha geri kalmış.

Bizim gibi ayrıcalıklı, akıllarına fazla güvenen, huzur manyağı insanların başına hiç ama hiç uğramazdı bu acı...

Ben bugün anladım bu acıyı...

Neden ve nasıl kirlendiğimizi de...

Acıyı çekmeden, hiç bir şeyin aynı olmayacağını da ...

Üzgünüm koşar adım bu ülkeden kaçmaya çalışanlar,

Üzgünüm kalsak da bize birşey olmaz diyen izleyiciler...

O acı çekilecek.
Duyumsanacak.
Yaşanacak.
Nerde olursanız olun, sizi ve bizi bulacak.
Uzak, yakın fark etmeyecek.
Etki alanı geniş olacak.
Boyutunu, şiddetini bilmiyorum
Ruhani veya ,
Fiziksel
Fark etmeyecek.
O acı çekilecek.

Ancak o zaman biz temizlenebileceğiz.
Ancak o zaman biz huzura ericeğiz.
Sadece bugünkü hissimi söylüyorum.
Dağlıca sonrasındaki sayısını bilmediğimiz şühedalar için.
Daha nice bu topraklar için canını vermişler için.

O acı çekilince ancak biz temizlenebileceğiz.
Kirlerimizden arınacağız.
Belki de o zaman sıfatlardan arınmış Türk olacağız.
Sadece Türk.










Hoş geldim!

Yeni yılın ertesi, annemin başka diyarlara intikal edişinin tam göbeği, oğlumun yeni yaşının hemen öncesi bir zamanlardan merhaba! Uzun bir ...