21 Ocak 2014 Salı

Kaybedenler Kulübü

Farkındayım blogum bir süredir Pinterest'e dönüştü ama ne yapayım; gördüğüm, okuduğum, duyduğum veya yediğim içtiğimden ilham aldığım müddetçe bazen bir yazıyı bazen bir çiziyi bazen de bir tarifi buraya koymak isteyeceğim.Aynen bugün okuduğum bir köşe yazısından etkilenip, buraya taşımak istediğim gibi.

Bundan neredeyse 3 sene önce, kocamın bir iş seyahatinde olduğu bir akşam, bir arkadaşımla gittiğim ve bu yazıya da konu olan filmden çok etkilenmiştim. Filmin her anını karnıma yumruk yemiş edasıyla izlemiş, yaşanmış bir hikaye olmasından, filmin ana karakterleri ile İstanbul 'da her an tanışabilme  ihtimallerinden bayağı bir etkilenmiştim. Sert ama hayatla yüzleşmemizi sağladığı içinde bir o kadar gerçek ve samimi idi Kaybedenler kulübü.Belki de hepimizin kendini yer yer bulduğu bir kulüp olduğu için sevmiştik az ama öz sayıda insan olarak bu filmi.

Bildiğiniz gibi bir kaç gündür Nejat İşler 'le yatıp kalkıyoruz. Oyunculuğunu değerlendirecek kadar bilge olamasam da  karakteri ve duruşu hakkında bir fikrim olduğunu düşünüyorum. Belki okuduklarımdan, belki de izlediklerimden etkilenerek veya sadece vücut diline bile bakarak  '' yürekli '' bir adam olduğunu düşünüyorum aslında. Yüreksiz bir dolu adam ile doluyken ortalık. O yüzden de yürekten istiyorum yine asi duruşlu havasıyla ayağa dikilmesini.

Tam da bugün pek de sevmediğim bir köşe yazarı olan Ertuğrul Özkök kaleme almış aşağıdaki yazıyı. Nejat İşler 'e ve Kaybedenler Kulübüne dair.Senaryosundan kesitler aktarmış.Ben de kayıt altına almak istedim.

Filmdençok kısa bir repliği de kendime tekrar hatırlatmak için koyduğum bu filmi ilk fırsatta  kocamla tekrar izlemek istiyorum.



Kim bilir belki de orada burada teğet geçmiş, gitmişizdir.
O insanı, gıyaben tanımış, gıyaben sevmişizdir, varlığında değil, yokluğunda arkadaş olmuşuzdur...
Ne kadar sevdiğimizi de, acı bir haber geldiğinde, yine Allah’ın belası o gıyabi duyguyla hissederiz.
İçimizi ne kadar acıttığını, bizi ne kadar üzdüğünü...
İşte öyle bir anda ta şuramızda hissederiz.
Gıyabında kahroluruz...
Çaresizliğin en acı hallerinden biridir bu... Duygunuzu bir türlü vicahiye çevirememek...
 
* * *
Böyle anların bir iç sesi vardır... Zamanını bekleyen sessiz bir melek gibi gelir ve size seslenir.
Sadece kendimin duyabildiği küçücük ses, “Senaryoya bak” diyordu... “O bölümü bul, her şey orada yazıyor...” 
Tolga Örnek’i aradım.
“Bana, ‘Kaybedenler Kulübü’nün senaryosunu gönderebilir misin” dedim.
Beş dakika sonra, Nejat’ın oynadığı harika filmin senaryosundan o satırları okuyordum.
Şimdi hayat mücadelesi veren Kaan’ın, yani Nejat İşler’in ve kaybeden yoldaşıMete’nin o Şekspiryen tiradını...
Senaryo, Altıkırkbeş Yayınları’nın baş eseri gibi akıp gidiyordu.
 
* * *
-Mete: “Bazen gitmek ister insan...”
Kaan:
 “Bazen gider...”
-Mete: “Bazen gidemez.”
Kaan:
 “Bazen hiç gidememekten korkar...”
Kaan: “Bazıları sonsuz neşeye doğar.”
-Mete: “Bazıları sonsuz geceye.”
Kaan:
 “Bazen ölüyorsun.”
-Mete: “Bazen ölmüyorsun. Bazen bütün koşullar uygunken bile ölmüyorsun.”
Kaan: 
“Bazen kendinden uzaklaşmak istiyorsun.”
-Mete: “Bazen gidiyorsun ama hep dönüyorsun.”
Kaan:
 “Bazen ağlıyorsun bayağı.”
-Mete: “Bazen ağlayamıyorsun bayağı bayağı. Bazen Acıbadem’den bir taksiye biniyorsun. Kadıköy diyorsun. ‘Taksiyi çekip içsem mi’ diyor taksi şoförü sana, engel olamıyorum kendime, o kadar kötü ki. Bazen yüzüne bile bakamıyor. Bazen sen zaten içmeye gidiyorsun. Bazen çok ama çok içmek istiyorsun da içemiyorsun.”
Kaan:
 “Bazen bir kadın geliyor, oturuyor karşına ve ağlıyor.”
-Mete: “Kadınlar hep ağlıyor.”
Kaan:
 “Bazen bir kadın sana en çok korktuğun şey bir kadının gözyaşıdır diyor kendi adına. Sen dönüp bakıyorsun geriye doğru, vay canına diyorsun... Bazen birisi geliyor karşına oturuyor, ‘Eğer çok sevdiysen’ diyor, oysa ki bilmiyor çok sevmek de bir ana ait...”
 
* * *
Bir İkinci Yeni şiiri tadındaki o harika diyalog:
Kaan: “Işığı yanan pencerelere bak. Kime konuşuyoruz ki?”
Mete: “Yanlış pencerelere bakıyorsun. Karanlık olanlara bakman lazım.”
İkinci gece
Arkadaş, Allah hiçbirimizi standarttan ayırmasın
TESADÜFEN açık kalmış bir radyodan, tesadüfen bir şarkı çalıyor.
Cat Stevens “Oh very young”ı söylüyor.
Senaryonun en harika bölümlerinden birini okuyorum.
Bir dinleyici radyoya bağlanmış:
-Dinleyen: “Alo, iyi geceler.”
Mete:
 “İyi geceler sayın dinleyen. Sizinle yatmış mıydık”
-Dinleyen: “Hayır.”
Kaan: 
“Bu gece ne yapıyorsunuz?”
-Dinleyen: “Sizi dinliyorum. Nasılsınız?”
Mete: 
“Standart.”
-Dinleyen: “Ben de standart.”
Kaan: 
“Allah standarttan ayırmasın. Evet bu gece ne yapıyorsunuz?”
 
* * *
Cevabı ben veriyorum.
Ne yapacağız Nejat?Yine uyuyamıyoruz işte, bir gece daha uyuyamıyoruz...
Yine açıp bir Ece Ayhan dizesi, iki Cemal Süreya, üç Küçük İskender derken sabahı ediyoruz.
Yine memleketin hali geliyor aklımıza, bu baskı, bu ceberut hava durumu...
Yine lanet okuyoruz vasatlığa, faşizmin sıradan ahlakına, üzerimize abanan ahlakçılarına..
Bir gece daha ölemiyoruz anlayacağın...
Standart yani...
Sonra “Allah standarttan ayırmasın” deyip üç-beş dakika uyumaya çalışıyoruz,
Bu ülkenin karartılmış, iğfal edilmiş, sıradanlaştırılmış gündemi bize üç-beş santimetrekare standart dışı arazi mi bıraktı ki, uzun eşek ve körebeden başka bir oyun oynayalım.
İki eli her saniye iki yakamızda, iki dudağı her saniye suratımızda, iki ayağı her salise evimizde, iki kulağı, iki gözü her gün yatak odamızda..
Yine de inadına mı yaşayalım...
  

19 Ocak 2014 Pazar

İllaki

Eskiden canım sıkkınken veya kalbim kırılmışken dostlarımla konuşmak iyi gelirdi ya da müzik dinlemek ya da nadir olsada sessizce kalıp düşünmek…

Şimdilerde dostlarımın yanısıra başkalarından-ama illaki gönül adamlarından- başka yaşanmışlıklardan,deneyimlerden ilham almak, illaki okumak, illaki sessizce kalıp düşünmek iyi geliyor…

Ve pek tabii burada da sizlerle paylaşmak…

Bana çok iyi geldiler, ışık tuttular, zaman zaman güldürdüler, düşündürttüler.Ama illaki kayıt altına alınmak istediler.Belli ki gönlümü de aklımı da çeldiler.

Bakalım size nasıl hissettirecekler?

**Aşağıdaki alıntılar twitter'de takip ettiğim gaf ebesine ait.Teşekkürü borç bilirim.


''Geçer elbet efendim. Bazısı teğet geçer, bazısı deler geçer, bazısı parçalar geçer;ama mutlaka geçer''
Oğuz Atay

''Her insan,yapmadığı tüm iyiliklerden suçludur''
Voltaire

''Gideceği yeri bilene dünya kenara çekilip yol verirmiş''
Üstün Dökmen


''Güldün, güller açıldı penceremin demirlerinde. İyi ki geçtin dünyadan. Sahi, ya doğmasaydın?''
Nazım Hikmet

''Önemli olan başınıza ne geldiği değil, bu gelenle ne yaptığınızdır.''
Jim Rohn

''Hiçbir acı baki değildir.Üflersin geçer.Bazılarına daha çok üflemen gerekir, hepsi bu ''"

Sabahattin Ali

''Kendinizi tanımaya başladıkça özgürleşirsiniz ''

Sartre

''İnsanın bir tutkusunun olması dünyanın en büyük mutluluğudur''
Vladimir Nabokov

''Erkekler sadece kendileri için yaşar; oysa kadınlar bütün bir hayattan sorumludur''
Simone de Beauvoir

''İnsanın birini sevebilmesi için onu kendi kafasında biraz büyütmesi gerekir ''
Simone de Beauvoir

''Sessiz kalmak;kırıldığını göstermenin en iyi yoludur''
Tomris Uyar

''İki şey hayatımızı karartır;susacakken konuşmak, konuşacakken susmak''
Sadi Şirazi

''Hayat ileriye bakarak yaşanır, geriye bakarak anlaşılır''
Kierkegaard

''Her şeyin yokluğunu çekmeli insan, yokluk varlıktan daha görkemli ve daha anlamlıdır''
Cemil Meriç

''Kaç kardeşsiniz sorusuna cevap verirken kardeş sayısına dahil edebileceğimiz dostlarımız var mı, bana kalırsa bütün mesele budur''.
İ.Tenekeci


''Eğer yürüdüğünüz yolda hiçbir engel yoksa, o yol sizi hiçbir yere götürmez''
Bernard Shaw

''İnsan kalbinde ne taşıyorsa,dünyaya bakınca da onu görür''
Goethe

'Bu dünyada neyi en çok istersen, o senin imtihanındır.''
Mevlana

''Beklemesini bilenin herşey ayağına gelir''
Balzac


''Her şey geçiyor.Hiçbir şey geçmese de ''
Tezer Özlü

''Dert içinde pişen ruh sakinleşir''
Ali Şeriati

''Şu uyku insanın sevgilisi gibi bir şey, gelmeyince sinirlendiriyor ''
Sait Faik Abasıyanık

''Seni her özlediğimde, kuşlara bakıyorum ''
Behçet Necatigil

''Ve umutlar sonsuzdur''
Edip Cansever

''Ne tuhaf bir dünya''
Kimsenin işine karışmıyorum
Kimseyi incitmiyorum ve
Her an kendimleyim
Böyle olunca herkes beni kurcalıyor''

F.Ferruhzad

9 Ocak 2014 Perşembe

Canım oğluma mektup - 5.yaş

Canım oğlum,

5 yaşına bastığın bugün sana bir mektup hediye etmek istedim. İçinde çokça sen olan, sana dair olan.

Öncelikle bazı şeyleri geç olmadan itiraf etmem gerekirse o zaman şimdi bence...

Ablan Ela' ya 9 haftalık hamileydim ve aynen şöyle diyordum;
'' Ela gözlü, Ela adında bir kızım olacak''

Allah gönlüme göre verdi; kızım oldu, hemen adı Ela konuldu. Cam mavisi gözlerini görünce şaşırmış olsam da biraz sabreden derviş misali 1.yaşının sonunda gözleri de ismi gibi ela oldu, senin anlayacağın gönlüme göre oldu.

Pardon canım oğlum;  sana yazdığım mektupta bile ablan ne kadar büyük bir yer kapladı şimdiden. Hayatımızda hep gürül gürül çağlayacak ablanı kabul etmemiz gerekecek belli ki; olduğu gibi. Sevgiyle.

Seni de çok istedim, çok bekledim. Sadece kız erkek farketmeksizin.

Mevlana'nın dediği gibi '' Gel, gel kim olursan ol yine de gel '' misali istedim seni. Ana rahmine düştüğün andan itibaren ise farkındaydım herşeyin. Herşeyinin. Senin.

Entresandır hep annemi hissettim o süreçte sen içimdeyken; O'nun yumuşacıklığını, sıcaklığını, güleryüzlülüğünü, kolaylığını, sevgisini, ferahlığını, candanlığını. Tüm hamileliğim ferah ve aydınlık geçti. Hele de doğumun. Su gibiydi. Çok kolay ve akışkan. Epidural bile alamadan feryat figan 1,5 saat bağırdıktan sonra 2 dakikada -abartmıyorum-fırladın dışarı. Çeneme vurdu sinir bütün ameliyathanedeki Dr. ve hemşirelere;

 ''Tuttuğunuz altın olsun; Allah ne muradınız varsa versin '' diye durmadan konuştum.

Zira benim kucağımda da altın kadar belki altından da  kıymetli bir murad vardı taşımakta olduğum. Senin olduğun.

İşte itiraf zamanı şimdi canım oğlum; senin ismini sağa sola sorarak koydum. Acaba '' O mu olsa bu olsa ne dersiniz?'' diye akıl fikir sordum. Kim vurduya gittin. Anonim olarak Emir! oldun.

Cancağzım,

Eğer kızılderililer gibi bekleseydim bu yaşına kadar ve kişiliğine ve marifetlerine göre  bir isim vermem mümkün olsaydı eğer sana -hür iradem ve benliğimle- sana CAN ismini verirdim. Marifetlerinden ve karizmandan da dolayı da  ''Şeytan tüylü, becerikli Can'' olurdun olsa olsa. Herkesin de hemfikir olacağı gibi.

Can suyum,

Zira can suyumuz oldun bizim için; hep işimizi kolaylaştıran, neşemizi artıran, bizi coşturan kimi zaman ise  hayret etmemizi sağlayan;Kah 3 yaşında 2 tekerlekli bisiklete binerek; kah 4 yaşında kaykayda atlayıp zıplayarak, kah da  tüm hafıza oyunlarından  namağlup çıkarak. Ne yaparsan yap her daim  mutluluğumuzu artıran cansuyumuz oldun.Yüzümüzü hep güldüren  oldun.

Becerikli canım oğlum;

''Bugün benim 5.yaşgünüm yarın 5.5 yaşında olacağım'' diye mutlu olan oğlum. Bu konuda da sana bir özür borcumuz var. Zira kendinden 1 yaş büyüklerle okuyacağın için; hep en küçük olarak en hızlı büyümeyi isteyen durumunda olacaksın. Ocak doğumlu oldun diye mutlu olurken Milli Eğitime tabii olunca hevesimiz kursağımızda kaldı. Ama senin bunu da kotaracağına inancımız tam olduğu için pek ses etmedik yolladık seni erkenden marş marş okula. Bizi mazur gör hep hayat boyu olur mu?

Sevgili oğlum,

Bu dünyaya kesinlikle sevgi alıp sevgi vermek üzere geldiğin aşikar.

Sen sen ol her konuda tutumlu olsan bile bu konuda cömert ol, bonkör ol, senden sevgi isteyen kişilere karşı eli açık ol, duyarlı ol, tamam mı benim aslan oğlum…

Bir de ne yaparsan yap hayatta; hep çok güzel dansetmeyi bil; eşinle tanışıncaya kadar hep ilk danslarını benimle yap, tamam mı benim yakışıklı oğlum…

Nice mutlu senelere gözü pek oğlum…

Seni çok seven annen,
İpek

3 Ocak 2014 Cuma

Hayat bir kuşku değil bir nimettir.

Aşağıdaki yazıyı derki.com 'da okuyunca yolun başında olduğunu bildiğim yoga yolculuğumla çok örtüştürdüm. Fiziksel zindeliğimi geliştirmek için başladığım bu yolculuğun ruhsal ve spirituel dünyamı nasıl geliştirdiği, arzu ve heveslerimi ne denli değiştirdiği, derin bilgiye olan açlığımı nasıl ortaya çıkarttığı,  batıdan çok doğuyu merak etmemi sağladığı aşikar. 

Kısmetse bu sene doğunun gizemli yerlerinden bir tanesi olan Nepal'e gitmek istiyorum.Henüz planlamadım. Ama en kısa zamanda araştırmalarıma başlayacağım. Yoganın meditasyon aşamasını ise bu sene içerisinde daha fazla deneyimlemek istiyorum.

Röportajda geçen bir cümle ise benim hayatı yaşama isteğime ile birebir örtüştürmekte.


''Hayat bir kuşku değil bir nimettir.''
Sahip çıkalım, yaşayalım o zaman…


Aşağıdaki  röportajı yapan kişi ; Deniz Yalım Kadıoğlu.Ayrıca bir blogger kendisi. Benim de takip etmek isteyeceğim bir blogu var; http://www.denizesifir.net
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Önce röportajın öyküsü: Yogaya başlayalı bir yılı geçmişti. Bir yogi nasıl yaşar, hayata nasıl bakar pek bilmeden, yalnızca haftanın birkaç günü hocalarımdan aldığım güzel enerjiyle düşünce şeklimin, algılarımın değiştiğini fark ediyordum. Bu iç değişimin yanında, dışarıdan görünense duruşumdaki değişimdi. Omuzlarım açılıyor, sırtım dikleşiyor, yürüyüşümden bakışıma kadar tüm bedenim gün geçtikçe arınıyor, zindeleşiyordu. Sonra bir gün, tesadüfen karşıma çıkan bir makalede “ahimsa” ile tanıştım. “İncitmeyeceksin,” diyordu, yoganın ana kurallarından biri. Ne fiziksel, ne de sözle, hatta incitmeyi düşünmeyeceksin bile. “Bunu hayata geçirmek mümkün mü?” diye sordum kendime. “Ama bir olsa,” dedim sonra, “ne kadar da hafiflemez mi, özgürleşmez mi insan?”
Ahimsa,  yoganın uçsuz bucaksız sularına ilk adımım oldu. Öğrendikçe bir adım öbürünü izledi, derken Hindistan’da bir aşrama geldim. Orada, bu eşsiz ve engin bilginin ortasında, sevgili Guruji başta olmak üzere çok değerli ustalarla, hocalarla tanıştım. Orada anladım ki yoga yapılmaz, yoga yaşanır. Farkındalıkla silinir tüm korkular; yaşamın her anında kendine tanık olmayı öğrenebilirse kişi, içinde ne geçmişin ağırlığı, ne gelecek günlerin kaygısı kalır. Dingin ve dengede yaşar, sessizliğini kucaklar.

Engin yoga bilgisinin, eşsiz deneyimlerin ışığında iki ay su gibi geçti, gitti. Aşağıdaki satırlar, aşramda bir gün Paramanand Institute of Yoga Sciences and Research Başkanı Dr. Omanandji (Guruji) ile yaptığımız uzun sohbetin küçük bir parçası. “Yoga nedir, ben yapabilir miyim?” diyorsanız, mutlaka okuyun, derim. Bakarsınız otobüs koltuğunda okuduğunuz bu birkaç sayfa, hayatınızda açılmayı bekleyen yeni bir sayfaya, başka bir yolculuğa ilk adım olur…

Yoga deyince pek çok kişinin aklına birtakım fiziksel hareketler geliyor…

Günlük dilde yoga, çeşitli yoga teknikleriyle erişilmesi mümkün olan “Bütünsel Sağlıklılık Hali” anlamına gelir. Tüm dünyada herkes fiziksel olarak zinde, iyi ve mükemmel olmayı arzu eder. Ancak kişinin fiziksel anlamda zinde, iyi ve sağlıklı olabilmesi için öncelikle fiziksel dünyanın ruhsal ya da görünmeyen düzeye bağlı olduğunu anlaması gerekir. Bilim insanlarımız her hareketin ardında sabit olan bir şey ve her görünenin ardında bir görünmeyen olduğunu doğruluyor. Yoga diyor ki, fiziksel beden onu kontrol eden, yöneten, görünmeyen bir şey olmadan herhangi bir faaliyette bulunamaz. Yoga bunu “madde” ve “karşı madde” olarak tanımlar. “Kim, kimi kontrol ediyor?” diye soracak olursak: Duyular vücudumuzu kontrol eder ve aklımız tarafından yönetilirler. Akıl, zekâ tarafından yönetilir ve zekâ, Enerji (Bilinç) tarafından yönlendirilir.

Fiziksel hareketler yoganın aslında çok küçük bir parçası. Yoga duruşları fiziksel zindelik için gereklidir, ancak kişi aklen zinde olmadığı sürece fiziksel zindelik de mümkün olmayacaktır. Asana (beden duruşları), pranayama (nefes teknikleri), mudra (parmak-göz-beden duruşları), bandha (fiziksel kilitler), konsantrasyon, meditasyon gibi bilimsel olarak ispatlanmış yoga teknikleri, akıl ve bedenin tam anlamıyla dengelenmesini sağlar. Bu teknikler sayesinde aklımızın dengesizliklerini ve çelişkilerimizi yenebiliriz. Düşünce kalabalığımız azalır, zamanla içimizde derin bir huzur yerleşir ve dengeli bir yaşama kavuşuruz.

Günlük hayattaki örnekleriyle düşünün, güzel ve yakışıklı biri ruhsal anlamda hasta, dengesiz ya da sağlıksız ise bu kişiye sağlıklı diyemeyiz. Fiziksel anlamda çok güzel olan ama hayatı dert, sorun, stres, depresyon, kaygı ve korkuyla dolu birçok aktrisle karşılaştım. Pek çok başarılı sanayici ve iş adamıyla tanıştım. Dış dünyada kurdukları çok başarılı hayatı kendi içlerinde kuramamışlardı, başarısız hissediyorlardı ve bu büyük bir sorun yaratıyordu.
Bahsettiğiniz gibi bir hayata yoga nasıl bir katkı sağlar?

Yoga, hayata hem dışarıdan hem de içeriden gelen bir denge getirir. Dış ve iç arasında uyumu sağlar. Dışarıda fiziksel beden, içeride akıl bulunur. Akıl ve beden dengelendiğinde, hayat da dengelenmiş olur. “Denge, yogadır,” diyoruz. Kişi dengeli bir hayata kavuştuğunda, derin bir mutluluk deneyimi yaşar. Aklı çelişkilerle, dayanılmaz, sarsıcı düşünce yığınlarıyla doluysa hayatı da gergin ve stresli bir hal alır.

Son dönemde yapılan bir araştırma çocukların %80’den fazlasının stres dolu olduğunu söylüyor. Neden onlara da yoga öğretmeyelim? Yoga, çocuklara stresten arındırılmış bir yaşamın yollarını gösterecektir. Hindistan’da yoga ve öğretilerinin yaygın olduğu dönemlerde insanlar stresli değildi. Hindistan’da 200 yıl öncesine kadar hastane olmadığını biliyor muydunuz? Hastanelere ihtiyaç duyulmuyordu çünkü insanlar sağlıklı bir yaşam sürüyorlardı. Çocukluktan itibaren akıllarını gözlemlemeyi öğreniyor, yogaya uygun bir yaşam tarzını benimsiyorlardı. Yaşadıkları her an farkındalık dolu bir meditasyon ânıydı.

Batı ve Doğu toplumlarının yogaya yaklaşımı oldukça farklı ve çeşitli platformlarda sık sık gündeme geliyor. Uzun yıllar Amerika’da yaşamış ve Avrupa’nın pek çok ülkesinde yoga etkinliklerine katılmış biri olarak, siz bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Özellikle Batı dünyasında tüm farkındalık fiziksel zindelikten başlıyor. Tüm dünyadaki spor salonlarında gördüğümüz gibi insanlar vücutlarını şekillendirmekle daha fazla ilgililer. Yoganın hayatlarına girmesi de bu şekilde oluyor. Gazete ve dergilerde yoga yapan güzel vücutlu insanların fotoğraflarını gördüklerinde onlara benzemek istiyorlar. Böylece birçok kişi yogaya fiziksel zindelik için başlıyor, yoga duruşlarının faydalarını ve getirdiği gençlik hissini de kısa zamanda görüyorlar.  Herhangi biri yogaya başladığında kendisini genç ve enerji dolu hissetmesi doğaldır, yoga bu güçlere ve özelliklere sahip. Yoga sizi asla tükenmiş ve yorgun bir halde bırakmaz. Tersine, yoga yaptıkça kendinizi daha enerjik hissedersiniz. Yogada, meditasyon yaptığınızda enerji seviyeniz hızla yükselir.

Doğu, her zaman yoganın zihinsel yönüne ağırlık vermiştir. Hindistan’da yoga yalnızca sağlıklı yaşamanın bir yolu değil aynı zamanda bir yaşam tarzıdır. Bir yaşam biçimi olarak yoga, hareketlerden ilişkilere, davranıştan konuşmaya kadar tüm disipliniyle daha çocuklukta öğrenilir. Bu disiplinler yogada konuştuğumuz yama ve nyama’dan (yoga felsefesine göre kişinin toplum içinde ve özel yaşamında uyması gereken kurallar) başlar.

Batı’da yoganın ortaya çıkışı bir trend şeklinde olsa da son zamanlarda giderek daha fazla kişi derinlemesine ve özgün yoga öğretileriyle ilgileniyor. Önce akıl daha derin bir bilginin arayışına başlıyor ve o düzeye gelindiğinde aklınız sessizlik, sakinlik ve rahatlamaya ulaşıyor. Bu sessizlik Batı’nın da artık kabul etmeye başladığı gibi yoganın gerçek anlamda kavranmasından ve öğrenilmesinden kaynaklanıyor.

Yogada akıl için en güçlü teknikler meditasyonda saklıdır. Meditasyon, Sanskritçede “dhyana” sözcüğüyle ifade edilir. Bu dhyana yıllar önce Çin’e “chan” olarak gitmiştir, Çin’den Kore’ye gittiğinde “dhan” adını almıştır. Kore’den Japonya’ya ulaşmış, burada “zen” olmuştur. Doğu ülkeleri yoga ve meditasyonda kendi anlayışları doğrultusunda çoktan derinleşmişlerdir. Bugünlerde Batı da yoga ve meditasyonu açık bir zihinle değerlendirmeye başlamıştır çünkü yoganın temeli tamamen bilimseldir. Halen Doğu ve Batı’nın anlayış ve kültürleri açısından büyük bir uçurum var. Batı hala yogayı fiziksel boyutuyla öğretmeye çalışıyor, oysa yoganın temeli tüm seviyelerden geçer: fiziksel, ruhsal, duygusal ve spritüel. Bu şekilde öğrenildiğinde ve düzenli olarak yapıldığında yoga tüm dünyada insanları iyileştirebilir ve hayatlarına mutluluk getirebilir.

Yoganın hastalıkları tedavi edici yönü de biliniyor…

Günümüzde birçok üniversite ve hastane yoga ve meditasyonun yararları üzerine araştırmalar yapıyor. Örneğin yakın zaman önce Boston Üniversitesi ve Massachusetts Hastanesi tarafından yoganın hipertansiyona etkisi üzerine bir araştırma yapıldı. Bu çalışmada hipertansiyon hastaları koşu, yüzme, aletli jimnastik ve yoga olmak üzere dört gruba ayrıldı ve tüm hastalara Dünya Sağlık Örgütü (WHO) tarafından kabul edilen bir ilaç verildi. Araştırmanın sonuçlarına göre, yoga ve meditasyon grubundaki hastaların hipertansiyon sorunu altı hafta içinde kontrol altına alındı ve bu hastalar ilaç kullanmayı bıraktılar. Bu, yoganın etkileri üzerine yapılan araştırmalarda görülen sonuçlardan yalnızca biri.

Yoga bir bilimdir. Edison’un keşfettiği elektrik gibi dil, din, ülke ayrımı gözetmeksizin herkese ait bir bilimdir. Bir ustanın rehberliğinde ve düzenli olarak yapıldığında, yoganın güçlü etkilerini kimse engelleyemez.

Birçok kişi yeterince esnek, zayıf ya da genç olmadığını düşünerek yoga yapmaktan çekiniyor…

Doğduğumuzda sahip olduklarımız kendi seçimimiz değildir. Ailemizi kendimiz seçemeyiz. Dünyaya gelişimiz kadere bağlıdır ve vücut şeklimiz, boyumuz, yapımız, dokumuz, bunların hepsi doğuştan gelir. Modern bilim bunu “DNA” olarak tanımlıyor. Kişinin bedeninde doğuştan gelen bir sertlik söz konusuysa, gövdesi bacaklarına göre daha uzunsa ya da bacakları fazla kısaysa belli yoga duruşlarını yapamayacaktır. Yogada amacımız kişileri bir jimnastikçiye dönüştürmek değildir, bu tür durumlar herhangi bir korku, kaygı yaratmamalıdır. Yogada daha önemli olan konu başlamaktır; yoga duruşlarına, yoga yaşam tarzına, nefes tekniklerine ve meditasyona başlamak. Örneğin herkes pranayama  uygulayabilir. Pranayama nefes bilimidir. Hasta bir insan bile yapabilir, genç ya da yaşlı herkes belirli nefes tekniklerini uygulayabilir. Meditasyon da aynı şekilde, herkese açıktır.

İnsanlar belli bir yoga duruşunu ya da duruşlarını yapamadıklarında kendilerini kötü hissedebilir, yoga için yeterli esnekliğe veya güce sahip olmadıklarını düşünebilirler. Şu an üzerinde konuştuğumuz orijinal yogadır ve bunu herkes yapabilir. Yogada bir yarışma, karşılaştırma yoktur, olamaz. Kişiler buraya içsel uyanma, içsel gelişme, bütünsel sağlık ve bütünsel denge için geliyorlar. Kısacası kimse bir jimnastikçi ya da olimpiyat şampiyonu gibi her duruşu mükemmel yapmak için kaygılanmasın. Yoga aynı zamanda içsel bir pratik, kişinin kendi kendine uygulayacağı bir yöntemdir. Nasıl her bireyin kendine göre beğenileri, sevdikleri, sevmedikleri varsa ve buna saygı duyuluyorsa, kişi kendi bedenine de saygı duymalıdır. Paramanand Yoga’da öğrettiğimiz ilk şey budur: Kişi her şeyden önce kendi bedenine saygı duymalı, “kendine” güvenmelidir. Ancak ondan sonra başkalarına güvenebiliriz, ancak ondan sonra dünyaya güvenebilir ve duyduğumuz bu güvenle dünyadan zevk alabiliriz. Aksi takdirde tüm hayat kuşkular içinde geçer ve bir gün bir de bakmışız, hayatımız sona ermiş. Hayat bir kuşku değildir, hayat bir nimettir. Bu nimeti yaşamak ve hayatına eksiksiz bir mutluluk katmak isteyen kişi, düzenli olarak yoga yapmalıdır.

Paramanand Yoga’nın kuruluş amacı, misyonu nedir?

Misyonumuzu şöyle ifade ediyoruz:  “Asato ma sad gamaya / Tamaso ma jyotr gamaya / Mrtyom ma amrtam gamaya”.  Sanskritçe olan bu satırlar on bin yıldan öncesine dayanıyor. Çevirisi ise şöyledir:  “Cahilliğimizin yerine bilgiyi getir / Işığın karanlığımızı almasını sağla / Ve ölümümüzü ölümsüzlüğe dönüştür”.

Yoga, bunları mümkün kılmaktadır. Enstitümüzde öğrencilerimize Batı ve Doğu için uygun olan bir modern program ve modern eğitim yöntemleri sunuyoruz. Belirli süreler boyunca beden duruşları (asana), nefes teknikleri (pranayama), meditasyon, derin sessizlik, gözlemleme, duyulardan arınma (pratyahara) gibi pratikler uygulayan öğrenciler, böyle bir yapıyla yoganın derin ve uygulamalı boyutlarını öğreniyorlar. Aşramımızda yoganın özünü ve bilimsel temellerini öğretiyoruz. Tüm bunları, hayatındaki saflık ve mükemmellikle milyonlarca insanın hayatını dönüştüren aydınlanmış Ustamız Swami Ji’nin verdiği lütufla gerçekleştiriyoruz.

Burada yetiştirdiğiniz yoga eğitmenlerinin öncelikle hangi değerleri kazanmalarını amaçlıyorsunuz?

Paramanand’ın misyonu çok açıktır. Yoga eğitmenliği için gelen öğrencilerimiz burada yogayı tüm derinliğiyle öğrenirler. Onların amacı yalnızca fiziksel, yani bedensel düzeyde bir eğitmen olmak değildir. Yalnızca yoga duruşlarını gösterecek bir eğitmen olmamaları gerekir. Asana, yoga okyanusunda yalnızca bir damladır. Paramanand’da eğitmenler,  içsel enerjileri aracılığıyla fiziksel, ruhsal ya da duygusal bedenleriyle bağ kurarlar ve bu bağ, yüksek seviyede bir uyanış deneyimiyle sonuçlanır. Yoga yoluyla en yüksek seviyede farkındalığa ulaşılır. Öğretilerimiz, bütünsel sağlık ve iyileştirme için yoganın tüm yönleriyle denge kurmaktadır. Yetiştirdiğimiz eğitmenler, tüm bunları öncelikle kendilerinde deneyimler, daha sonra kolaylıkla öğrencilerine aktarırlar.
Buraya Yoga Eğitmenlik Eğitimi için gelen öğrenciler öncelikle kendi hayatlarında fiziksel, ruhsal, spritüel, kendine güven açılarından büyük meydan okumalarla karşılaşırlar ve tüm bunların ardından önemli bir dönüşüm yaşarlar. Bir eğitmen dinginlik ve neşeyle doluysa, öğrencilerine de aynısını aktaracaktır. Aklı çelişkilerle doluysa, bu çelişkiler öğrencilerine de geçecektir. Paramanand Aşramı’nda, eğitmen adaylarımızın hayatlarındaki gerginlik ve kaygılardan kurtulmaları için tüm çabamızı ortaya koyuyoruz. İçlerinden, kendilerinden kaynaklanan enerjiyi keşfetsinler ve yaşasınlar ki öğrencilerine de bu büyük mutluluğu verebilsinler.

Not:Sevgili hocam Dr.Omanandji’ye paylaştığı değerli bilgiler ve ilham verici sözleri için çok teşekkür ediyorum. Kendisiyle iki saatlik sohbetimizi içeren İngilizce haline The Wise’dan ulaşabileceğiniz röportaj, Kâmil Koç Otobüsleri A.Ş. Yolculuk dergisinde yayımlanmıştı. Paramanand Institute of Yoga Sciences and Research ile ilgili ayrıntılı bilgiye www.paramyoga.org adresinden ulaşabilirsiniz.

29 Aralık 2013 Pazar

Canım kızım mektup-10.yaş

''Osman'ın Maya'nın ve Jale'nin duyguları, dokundukları şeylerden geliyor:Bir ayıcık,ahşap,sıcak su, köpük…

Kumda ya da çimende çıplak ayakla yürüdüğümüzde, yumuşacık bir giysiye dokunduğumuzda, çalan bir piyanoyu dinlediğimizde, hepimiz benzer bir keyif duyarız. Bütün bu şeyler bize bazı duygular yaşatır. Oysa,dokunulan nesneler hiçbir şey hissetmez. Duygular,insanlar arasında dolaşır: Murat beni güldürür, neşemi görür, benim neşelenmem onun hoşuna gider;Murat'ın keyiflenmesi beni mutlu eder, benim mutluluğum da onu memnun eder…

İnsanoğlu, gelişimine bu duygu banyosunda başlar ve hepimiz böyle bir duygu alışverişi içinde yaşarız.''

Doğumdan ölüme, gündüzden geceye, geceden gündüze bizi bu koca duygu banyosuna atan nedir?

Neşeyi,üzüntüyü,keyfi,acıyı,mutluluğu,mutsuzluğu,umudu,umutsuzluğu,endişeleri, pişmanlıkları, arzuları,huzuru,öfkeyi,sakinliği,gerginliği,gururu,utancı…aynı anda yaşatan şey ne olabilir?

Aşk, dostluk...

CANIM KIZIM ELA,

Bu seneye dair mektuplarımdan ilkini sana yazmak istedim. Malum sene başı ile sene sonu arasında gözle görülür şekilde büyüyen sendin. Yukarıdaki son paragrafta denilen tüm duyguları aynı anda yaşadığını her halinle hissettiren oldun. Sene başında çok daha saf bir çocuktun sene sonuna geldiğimiz de  ise genç kız aday adayı olduğunu bu duygu seli ile en çok hissettiren oldun.

Bu sene bana en çok söylediğin cümle ise '' Bana güven anne. Benim aklıma güven.'' oldu.

Ne zaman okula dair acaba şunu yaptın mı bunu yaptın mı diye sorguladığımda cevabın çok netti.
 '' Okula giden benim. Benden daha iyi bilemezsin. Ben ne diyorsam öyledir.''

Her zaman net duruşu olan ve akla saygı duyan bir çocuktun ama bu sene akla her zamankinden çok daha fazla önem verdiğini ve herşeyden önemlisi kendi aklını çok sevdiğini her daim hissettirdin bana. Gurur duydum inan. Sorumluluk sahibi olmana ve kendi ayakları üzerinde durabildiğine özellikle senenin son çeyreğinde çok daha fazla tanık oldum inan.

Bu sene birçok yönüyle ilklerini yaşadın aslında. Kasım ayının ilk günlerinde şehir dışına, yanlız başına Antalya'ya tenis turnuvasına gittiğinde ne kadar çok büyümeye, kendi sorumluluğunu taşımak istediğine emin oldum. Aklınla problem çözme yeteneğini geliştirdiğini deneyimledim.

Hele turnuvanın son maçındaki 2,5 saatlik mücadeledende  -kimi zaman ağladığın kimi zaman kendinle gurur duyduğun kimi zaman pes ettiğin kimi zaman arkadaşlarının ''hadi Ela yapabilirsin '' dediklerinde tekrar maça asılıp maçı tie break'ten aldığın zaman -tamam dedim. Deneyimlerin en büyüklerinden bir tanesi tecrübe ettin dedim. Çok gurur duydum inan.

BFF  kavramının bu sene dibine vurdun, kendin gibi  tenis oynayan, akıllı ve duygularını az belli eden BFF 'lerin oldu. Instagram sayesinde arkadaşlıklarını yücelttin, seni tagleyenleri  sen de tagledin, sevdin ve dolayısıyla bir arkadaş grubu içerisinde kendine olan güvenini geliştirdin. Bizim zamanımızın anket defteri sizin zamanınızın Instagram'ı oldu. Daha kısa, öz ve içeriksiz olsa da zamane çocukluğu böyle dedik mecbur kabul ettik. Hatta bak jargona uygun olsun diye kelimeleri türkçeleştirmedim bile.

Sonuçta; 10 yaşını bitirmiş bir genç kız aday adayı olarak olmanı istediğim yerde olduğun için çok mutlu oldum inan.Çok.

Aklına tapan canım kızım,

Hayatta bazı şeylerin hatta çoğu şeylerin akılla çözülemediğini ben de bu yaşlarımda öğrendim. Dolayısıyla hayat boyu en yakın dostum olarak senin ''duygularını '' keşfetmeni ve bazı zamanlarda aklına bile tercih etmen gerektiğini sana öğretmek, bu konuda yol göstermek ve destek olmak benim hem en önemli sorumluluğum hem de en büyük zorluklarımda olacak belli ki. Hele de senin gibi katı, kendi aklını fazlasıyla seven inatçı bir kişilik karşımdayken.

O yüzden sana özel bir kitap almak istedim yeni yıl hediyesi olarak. Sen hevesle bir Iphone 5 beklerken. Aşk ve dostluk isimli. Çıtır çıtır felsefe serisinden.Hani senin okulda hem okuyup hem de tartıştığın kitap serisinden. Hani bu yazımın ilk paragrafı haline getirdiğim alıntının kitabın ilk girişi olan. Hani birlikte okuyup birlikte tartışmak istediğim.

Canım kızım,

Hep sana söylediğim gibi hayatımızda her daim en önemlilerimiz; ailemiz ve dostlarımız…Kah deneyimleyerek, bazen hata yaparak bazen de okuyarak onları hayatımızdaki en önemli yerlere koymayı öğreniyoruz.

Ben de seninle birlikte hem öğrenmek hem de büyümek istiyorum. Belki de bazen senin beni büyütmeni bekliyorum kimbilir.

Tek bildiğim seni çok sevdiğim.
Nice mutlu senelere güzel kızım.

29-12-2013

27 Aralık 2013 Cuma

2013

Hani kış sabahlarında -hatta şu kısa Aralık günlerindeki gibi - daha ezan okunurken kalkarsanız ya yataktan. Kalkmak zorundasınızdır. Ya işe gideceksinizdir ya da çocuklarınızı okula göndereceksinizdir. Ne olursa olsun çok zordur o an. Ne kadar çok sevseniz de çocuklarınızı, işinizi, kocanızı zor gelir o yataktan kalkmak ve yüzleşmek hayatla.

Sabah daha 6.00 sularıdır. Gökyüzü kapkaranlıktır. Perdeyi aralayıp bir ışık hüzmesi arar gözleriniz ama nafile. Gözler umudu ararken vücut ise sürekli yatağa geri dönmeyi ister. O an ertelemek istersiniz günlük acil işlerinizi, tek yapmak istediğiniz zamanı durdurmak iken.

Hava karanlık, ruhunuzda da karanlıktır. Vücut derseniz aydınlanma için çok şiddetli bir dış etkene ihtiyaç duyar. Belki bir müzik, belki bir kahve belki de biraz ayıldıktan sonra spor gibi bir şok etki ile aydınlanmaktan öte ayılmayı bekler ruh ve beden. Belki de sadece biraz zamana ihtiyaç vardır. Sadece zamana...

Hakikaten zaman da çok değil 1 saat sonra fark ettirmeye başlar etkisini. Yavaş yavaş ayılırsınız, ışık hüzmeleri belirdi mi gökyüzünde, yüreğinizde de farklı kıpırtılar olur. Şans vermeye başlarsınız bu sefer geçen zamana. Onu durdurmaya uğraşmak yerine  onunla akmaya hazır olduğunuzu hissedersiniz. Düşünceler de yavaş yavaş uyanır, ertelemeyi düşündüğünüz şeyleri tekrar düşünerek ''neden olmasın?'' demeye başlarsınız. Daha uyanık olursunuz, daha hazır olursunuz ister harekete geçmeye ister sadece durmaya. Farkındalığı olan bir  ''ayık'' olarak.

2 saat geçtikten sonra artık uyku halinden, uyuşukluktan eser kalmaz. Harekete geçmiş çoktan bir takım eylemler içinde bulursunuz kendinizi. Farklılaşmıştır düşünceler, planlar bile değişmiştir.

Sadece 2 saat bile yetmiştir aslında kendimizi bulmaya. Sabah saat 6.00 'daki halimizden bambaşka bir hale dönüşürüz sabah 8.00 'de. Çoğunlukla da  daha iyi bir hale dönüşürüz. Kimi zaman da '' iyi ki ertelememişim şu işimi bu işimi o ruh halimle '' deyip günlük hayatın temposuna bırakırız kendimizi. Aslında kendimizi bıraktığımız tek şey '' zaman'' dır.

Sene sonuna daha bir kaç gün var. Ama 2013 'e dair kabaca hislerimdi bunlar. Zor bir sene idi. Bireysel zorluklar kadar toplumsal zorluklarını da çokça hissettiğimiz. Ne olursa olsun ilerlediğimiz.Yerimizde hiç saymadığımız.

Ben kendi adıma zamanla boğuşmak yerine zamanla akmayı ve zamana teslim olmayı öğrendim bu sene.

Farkında olan  ayık  halimi daha çok yücelttim.

Daha doğrusu yüceltme duygusunu yüceltmeyi öğrendim.

Yatağa dönmek istediğim her anda hissettiklerime '' bu halimde geçecek nasılsa dur ve bekle biraz daha'' dedim.

Sabrederek ilerleneceğini öğrendim.

Sıkıca tutmak yerine bırakarak değişimi deneyimledim.

Düşüncelerimi ve duygularımı istismar eden herkese; ister çok yakınım ister uzaktan tanıdığım, sınırlarımı daha belirgin hale getirerek hissettirmeye çalıştım.

Vicdanımı çok daha fazla yokladım. Aldığım cevaplarla yoluma devam ettim.

Özen göstermeye özen gösterdim.Aileme, arkadaşlarıma kimi zaman da doğaya.

İlerledim.

Kimi zaman geriledim.

Kimi zaman ise çokça gerildim.

Çok değişik şeyleri denedim, çok farklı kişilerin deneyimlerinden etkilendim, blog yazılarıma devam ederek kendimi deneyimledim.

Değiştim.

Zordu.

Ama 2013 sene başına göre çok daha farklı bir noktaya geldim.

Farklılıkların farkını daha iyi anladım.

İleride ki bir noktaya gitmek yerine farklı bir noktada bulunmanın  keyfinin sürülebileceğini keşfettim.

İyi ki kalktıktan sonra yatağa çok az geri dönmüşüm dedim.

Ne olursa olsun '' ağzımızın tadı olmadan '' hiç bir şeyden zevk alınamayacağını hissettim.

Ne olursa olsun hayatı yaşamanın, hayatta sevdiklerimizle olabilmenin çok güzel olduğunu bir daha deneyimledim.

Hepimize ağız tadıyla geçecek nice güzel seneler diliyorum. Sağlık diliyorum. Hem bireysel hem de toplumsal huzur diliyorum.

Gönlünüzden geçenlerin gönlünüzce olmasını yürekten diliyorum.
Sevgilerimle,
İpek




5 Aralık 2013 Perşembe

Mektup dizisi...

2013 'ü geride bırakmaya az bir zaman kaldığı şu günlerde benimde aklıma mektuplar yazmak geldi. Benim için önemli olan kişilere, aileme, kendime, hayata, doğaya, ülkeme mektup yazmak istedim. Yazdıkça daha iyi muhakeme etme imkanı bulacaktım hem. Neler hissettiğimi, sevinçlerimi, kederlerimi, nasıl yaşadığımı upuzun bir seneyi.

Önce düşündüm hep güzellikleri yazarım herhalde dedim. Sonra boğazım düğümlendi…Hep güzelliklerin olmadığını, koskoca bir çatışmanın ortasında nice yitip giden gençler geldi aklıma.
Gezi parkında, Gezi parkı için, ağaç simgesi altında kişisel özgürlükler için. İkna oldum kesinlikle yazmalıyım dedim. Sadece güzellikleri değil, hayal kırıklıklarımı, yer yer tükenmişliklerimi yer yer ümitsizliklerimi de yazmalıyım dedim.Hem belki dedim boşaltırken içimdeki dertleri, dertlerden sıkılmış çözüm üretirken de bulabilirim kendimi.

Önce özel mektuplarımı bitirmeyi hedefledim. Özel yaşamımı toplumsal yaşamımdan daha yeğ tuttuğumdan değil önce ümit ve umut doldursun istediğim için içimi. Belki de kaçtım yüzleşmekten önce ağır ama gerçek sorunlardan.

Madem son bir  seneyi tekrar düşünecektim; müzik de bu işin olmazsa olmazı her anımın yoldaşı idi. O zaman şarkılardan da kendim için bir seçki yapayım istedim. İster istemez en günceli geldi hemen aklıma. Şu sıralar hemen her gün dinlemekten çok keyif aldığım.

Orijinali söyleyen Keane'i çok daha beğensem, imkanım olan her an avaz avaz  söylesem de bu versiyonu da içimi başka ısıttı. İngilizlerin çok sevdiği  çok katlı mağazası olan John Lewis 'in noel için Lily Allen 'e yaptırdığı özel versiyonu ile klibini buyrun hem izleyin hem  dinleyin.

Ben de ilk mektubumu kime yazacağımı düşüneyim...





3 Aralık 2013 Salı

İyi ki...

'' Mesela Tom Cruise' e mektup yazacaksınız. Kendinizi 13 yaşında olarak mı yazarsınız yoksa 18-19 yaşlarında çok güzel, üniversiteye giden bir kız olarak mı yazarsınız?''

''Lider misiniz ? Lider olmayı istermisiniz? Niye?''

''Bir arkadaşınızla kavga ederken inatçı mı olursunuz yoksa iyilik bende kalsın deyip kavgayı bitirmeye mi çalışırsınız?''

''Mesela saçınızı kestirdiniz. Gerçekten çirkin oldu. Bunun farkındasınız. Eğer bir arkadaşınız çıkıp ''Ooo nefis olmuş derse O'nun bu lafını beğenip onunla samimi mi olursunuz yoksa nefret mi edersiniz?''

''Pek hoşlanmadığınız kişilerinde içinde bulunduğu büyük bir grup içerisinde mi arkadaşlık etmeyi istersiniz yoksa bütün zevk ve özelliklerinizin aynısını taşıyan bir kişiyle mi arkadaşlık etmek istersiniz ? Niye?


Yıl 1987. Tam 13 yaşındayım. Anket defterinde sorduğum sorulardan bazıları yukarıdakiler. İzmir'de yaşıyorum o zaman. Hatta yarı zamanlı şehir yarı zamanlı lojman hayatı yaşıyorum. Aliağa'da ki Petkim lojmanlarında. Ama bizim için adeta Alis harikalar diyarında.

Anket defterini A-ha, Rob Lowe, Cyndi Loper, Tina Turner, Samantha Fox, Bruce Springsteen, Madonna, Peter Gabriel süslüyor. Blue Jean'den çıkmış stickerlar dolu heryerinde. Tam 80'ler.

Belli ki tam 80 kuşağı ergenim.

Belli ki kendimi güzel bulmuyorum.

Belli ki bugün nasılsa o gün de Tom Cruise'i beğeniyorum.

Belli ki liderlik kaygım kadar lider olma isteğim var.

Belli ki bugün nasıl arkadaşlarıma güvenmek ve duyacaklarıma üzülsem bile o zamanda da onların gerçek fikir ve duygularını öğrenmek için yüzleşmeye önem veriyorum.

Belli ki şimdi nasılsa o zamanda ateşliyim söz konusu fikirlerim olduğunda. Ama farkındalıkta var bugün nasıl varsa o yaştada . İyilik adına fikirlerimden vazgeçip vazgeçmemeyi tartıyorum kendimce.

Belli ki saçlarım o zamanda bir konu. Nasıl olmasın ki? Yaşadığım 38 sene boyunca hep kesildiler, her kısalıkta ve tarzda. Ancak şu son 2 senedir saldılar kendilerini de diğer herkese benzer oldular. Belli ki yaş 13 kendimi çok beğenmiyorum ama yine de bir tarzım olmasına uğraş veriyorum.

Aşk hep var. Belli bir  kişiye. Takma adı Şirine'ye. Pek tabii platonik. 1992 Kasım ayında olmayacak bir şekilde tanıştığım, duygularımı aktardığım, dostuğunu kazandığım, 1993 Eylül ayında da olmayacak bir kaza sonrasında toprağa verdiğim. Olmayacak ne denilirse olabildiğine art arda tanık olduğum ilk zamanlar...

2013 aylardan Ekim. Tam 26 sene sonra. İstanbul'da evimdeyiz. Bir grup dostum masanın etrafında. Hepsi 6 yaşından beri tanıdığım. Sadece tanımak değil birlikte hayatımızı paylaştığımız. Benim için hayat paylaşmak demek anne ve babalarımızı da yaşamış olmak demek. Uzaktan değil dibinden, taa içinden. Lojman hayatı sayesinde.

Anket defteri önümüzde, ellerimiz karnımızda gülmekten oturamıyoruz. 26 sene önce o defterdeki sorulara cevap yazanların çoğu yanıbaşımda.

Şans, şükür, iyi ki'ler havada uçuşmakta...İyi ki kayıt altına almışım, iyi ki saklamışım o defteri ve nicelerini.

Sonra bir arkadaşım çıkartıyor I-phone'unu. ''Bak ne göstereceğim'' diyor. Ekranda annemin el yazısı. Şok oluyorum ama hemen tanıyorum. Annemden el yazısı ile yazılmış Pan Cake tarifi ekranında. Kendi annesi göndermiş O'na da. Anlıyorum ki annem bana selamını gönderdi o sırada, öptü beni yanaklarımdan.

Tam 1 sene önce tekrar kayıt altına başladım dokunduklarımı, bana dokunanları, hissettiklerimi, hissettirdiklerimi bu blog sayesinde…Kayıtsız kalmamak adına…Kendim için...İyi ki...

Annemin Pan Cake tarifini sizinle de paylaşmak istedim. Şimdiden afiyet olsun..


18 Kasım 2013 Pazartesi

Yürek ve sevgi üzerine...



Herşey tam 1 sene önce başladı. Rastgele değildi belki ama şundan dolayı diyecebileceğim belirli sebepten ötürü de pek değildi. 


İçimdeki yönetim kurulunda bir devrim yaşanıyordu. Uzun yıllar yöneticilik koltuğuna sımsıkı sarılı ''aklım ve mantığım '' yardımcısı ''yüreğim ve iç sesim'' tarafından ciddi bir şekilde tehdit ediliyordu. Sonucunda devrim oldu. Beni yöneten yönetim kurulunun başına; yıllarca ikinci plana atılan, ''sen sus bilmezsin bu işleri '' diye bastırılan iç sesim- yüreğim geçti. Ben sadece izledim. Sınırlarımı kaldırdım.  Neden olmasın dedim. Zamanı gelmişti belki de dedim. İzin verdim. Kendimi sınırsızlığa bıraktım. Merakla yaşayacaklarımı izlemeye koyuldum…


Önce -Aralık ayında- karlı bir kış gününde taa Brezilya 'dan gelmiş bir astroloğa gittim. Hiç aklımda yokken. Bir arkadaşım vesile oldu. Aylar öncesinden dolan randevuları kar yüzünden boşalınca bana yer açıldı. Koştura koştura gittim. Sadece babamı aradım tam doğum tarihimi hatırlamasını istedim. Mütaala etmesi için zaman verdim şunla bunla. Sonra çıktım yakışıklı olan astroloğun karşısına…


Bir çok şeyin arasında tek bir şey söyledi;


'' Bugüne kadar aklınla buralara gelmişsin ama sendeki yetiler başka. Bundan sonra iç sesini dinlersen senin için çok daha hayırlı şeyler olacak.''

Tam da içimde devrim yaşanırken bunu duymak beni daha da yüreklendirdi. Yüreğim doldu taştı. Ne yapacağımı bilemedim. Sadece izin verdim. Beklemeye koyuldum.

Üzerinden 6 ay geçti. Yaz geldi. En yakın arkadaşımın ısrarı ile çok güzel olan bir yoga hocası ile sadece tanışmak için bir yoga dersine başladım. 1-2 ders derken önce bu konudaki  önyargılarımla yüzleştim sonrada sadece ''zihinsel'' değil ''bedenimin'' de  sınırlarını ortadan kaldırabilmek ve  ''yapabildiklerimi '' görebilmek için düzenli yoga yapmaya başladım. Bu kadar zamandır meğersem ne kadar da susuz ve açmışım fark ettim. Her şeyin bir sebebi ve zamanı varmış, yürekten inandım.


Sonra hayatıma çok farklı kişiler ve sohbetler girmeye başladı. Belki hep varlardı. Ama bu farkındalıkla çok daha özel ve kıymetli olduklarını anladım.

Bu kişilerden bir tanesi ile sizi tanıştırmak istedim. 

Afet  Erengezgin.http://www.erengezgin.net/aforum.htm

Geçen aylarda Bursa'nın Ürünlü köyüne Afet hanım ve kocası ile tanışmak üzere gitmiştik. Bir nevi iş seyahati idi. Hatta konu Afet hn bile değildi.Ama dedim ya herşeyin bir sebebi var.)) Bulunca birbirimizi  konu konuyu açtı. Enerjisel bir çekim oldu. Veya kimyamız tuttu. Neticede kendisine hayran bıraktı. 


30 sene önce İstanbul 'da genç bir seramik sanatçısı iken; AFS ile Amerika 'ya 1960 'larda gitmiş şanslı kişilerden biri iken; hayatta önünde pek çok seçenek varken; tam 30 sene önce ''doğada olmam lazım '' diyerek Bursa'nın Ürünlü köyüne kocası ile yerleşmiş; yerleşmekle kalmayıp 2 biolojik çocuğunun yanısıra kapılarını 3 evlatlığa açarak kocaman bir aile olabilmeyi başarmış. Çocuklarını köy ilkokuluna göndermiş. Köylüye yardım etmiş, kendi ekmiş, biçmiş, üretmiş. Daha sonra ''kendisini'' ve içindeki ''sevgiyi '' bulmuş. Bulmakla kalmayıp bu yetiyi  başkalarıyla meditasyon yoluyla paylaşmaya da kendisini adamış…

Çok kısa sürdü alışverişimiz…Ama biliyorum ki çıktığım yolda kendisi ile daha sık karşılaşacağım. Daha nice basiti yaşayan özel insanlar gibi.

Kendi özgeçmişinden bir alıntı çok hoşuma gitti.

Özgeçmisimi takdim ettim ve “özgelecegimi” olusturacak eylemlerde yeniden bulusmak üzere köyüme döndüm !. 

Her birimizin özgeleceğini oluşturacağı eylemlerde buluşması dileğiyle…


Aşağıdaki yazısı sadece bir örnek. İnternet sitesinden daha fazla bilgiyi bulabilirsiniz.




Sevgi ÜRETMEK !..
Insanoglu belki de varolusundan beri kendini evrenin efendisi, dünyayi da tek gerçeklik diye belledi.. Oysa bu yerküre dedigimiz gezegendeki üçüncü boyutun geregi, görme dedigi eylemin GÖZ denen mercegine tutsaktir insan..
Üçüncü boyut, bu merceklerden süzülen görüntülerle dualiteyi, yani ikilemi yasiyor..

Farkliliklarla dolu sonsuz sayida parçalarla tanimliyoruz yasami.
Baligin su ortamindan baska bir dünya tanimadigi gibi, iki boyutlu kagit düzleminde yasayan canlinin üçüncü boyutu algilayamadigi gibi, insanogluna da bu merceklerden bakis, tek gerçeklik gibi görünüyor..
Oysa bir de, sözgelimi elektron mikroskobunun mercekleri ile izleyelim dünyayi: Orada artik sen, ben, masa, tabure vesaire yok !.. Her sey birbirinin uzantisi, bir titresimler denizi..
Bu anlayisla baktigimda GERÇEK NE ? diyorum !..

Ben bir sanatçiyim. Bugüne dek sanati sadece yapitlarimda uygulamadim. Hayati bütünü ile sanat olarak yasamaya özen gösterdim.
VE SONRA uzun yillar Mevlana’yi arastirdim. Tasavvufun derinliklerine indikçe, uzakdogu felsefesinde buldum kendimi. Ve sonunda tüm bilginin özününün BIR oldugunu gördüm. “Ilim bir nokta idi, cahil onu çogaltti” deyisinin gerçekligini yasadim bir anlamda..
Ve bu “benim” anlayisim oldu !.. Bütünün hayrini düsünmek ve yasamimda bu ilkeye öncelik vermek, yasam tarzim oldu..

Bütününün hayrini düsünmek demenin, KOSULSUZ SEVGIYI hayatin içine çekmekle ayni oldugunu gördüm. Ve de evrende sevginin tek gerçeklik oldugunu !..
Bunun yolunun da içe dönmekten geçtigini anladim. Zihni durultmak ve sessizlige, dinginlige dogru yol almak... NASIL ?
Iste burada meditasyona, tefekküre gereksinim duyuyoruz. Bizim yaptigimiz bu... Dinginlige, öze ulasma çabalari.. Bu teknigi denerken yan ürünler çikiyor ortaya.. Sifa gibi, içe dogus gibi, duru görü gibi !.. Aslinda, yine üçüncü boyut anlayisi ile parçalara bölüverdik. Oysa bu saydiklarimin hepsi bir bütün !..

Dinginlik dedigimiz, ALFA dalgalarina ulasma teknigidir meditasyon.
O ulastigimiz yer, bizim daha yüksek frekansla titresen bir veçhemizdir. Orada biz, mükemmeliz. Daha düsük frekans olan fizik bedenimize, ALFA dalgalarindan sifa getirebiliriz.
Bu, ulastigimizi kabul ettigimiz yer, ki “O DA BIZIZ !” ve her meditasyonda, “O” ince titresimli yere, zihinsel olarak gide gele, “SIFA” yi da olusturabiliriz.
Hem kendimizde, hem de baskalarinda..

Birlikte yapilan meditasyonlarda, bu titresimsel güç artar. ALFA dalgalarina yükselen her kisi, bu dalgayi çevresine yaymaya baslar. Dolayisi ile, bulundugu mekan, ve etrafindaki kisileri pozitif yönde etkiler..
Bu bir anlamda saf, kosulsuz sevginin paylasimidir. Hatta, SEVGI ÜRETMENIN bir yoludur.

Biz, ÇARSAMBA GÜNLERI burada bunu yapiyoruz. SEVGI üretiyoruz.
SEVGI, “KOSULSUZ SEVGI” ; SIFADIR !..
Bu, anlatilabilecek bir sey degildir. Ancak deneyimlenir. Meditasyon da öyle !.. Bu bir gönül birligidir. Inanan kisilerin gönül birligi..
Hiçbir menfaat gütmeden, kosulsuz, salt deneyim..

Bu bir kurs veya tarikat veya din degildir. GÖNÜL GÖZÜNÜ açma deneyimidir.
Huzur bulma, sevgi üretme, dolayisi ile sifalanmadir.
Deneyimler, bir ders anlayisi ile yapilmaz. Yani bir mürit-mürsit iliskisi yoktur. Ilk katilan da, defalarca katilan da hem ögrenir hem de ögrenirken ögretir.
Paylasilan bilgilerin tek ve mutlak dogrular olmadiginin açiklanmasi esastir benim için. Her sey konusulur, paylasilir ama sonuçlar kisinin kendi zihinsel süzgecinden geçerek o kisinin arti hanesine kaydolur veya olmaz !..

Çok önemli bir zaman diliminde bulunuyoruz. Herkesin kendi açilimini dogrudan yasayabilecegi bir zaman dilimi !.. Herkesin bu konuda birbirine saygi ile izin vermesi gerekir.
Paylasilan bilgiyi veya deneyimi kabul etmeyen kisi, bir daha toplantiya gelmeyebilir. Bu onun tercihidir. Yine de o, kalbimizde sevgi ile yerini alir.
Iste sevgi böyle üretilir...
Benim gibi düsünmeyeni de severek, zor olani, aykiri olani da severek.. En kabul edilemeyeni bile severek. En azindan, gönülden sevgi göndererek...
Iste sevgi böyle üretilir...

Belki önceleri “MIS” gibi yaparak !.. Bu, “MIS” gibiler, yakin bir gelecekte gerçek olur.
Çünkü, insan beyni böyle isler. Beyin hücreleri DOGRU-YANLIS bilmez. Onlarin hedefi, düsündügümüz veya söyledigimiz gibi olmaktir.
Iste bunun için “POZITIF” düsünce bu kadar önemlidir. Olmakta ve yapmakta zorlaniyorsaniz “MIS” gibi yapin. Bir müddet sonra “MIS” lar “GERÇEK” olur !. “MIS” gibi yapamiyorsaniz ve bununla “DALGA !” geçiyorsaniz, biz bu yola inananlar, sizleri çok seviyoruz ve sevgimizi size de yürekten, bol bol gönderiyoruz.

Evren bir bumerang gibidir. Ne gönderirsen “O” sana geri döner. Hatta misli ile döner..
Bunu herkes hayatinda bir çok kez denemistir. Ama, görebilmis midir onu bilemem !.. Önemli olan, görmektir, görüp, bilis hanesine geçirebilmektir...

Iste, “ÇARSAMBA GÜNLERI” bu anlayisa gönül vermis kisilerin, diledikleri Çarsamba geldikleri bir “KOSULSUZ SEVGI” deneyim günüdür.
Sizde de böyle bir paylasim arzusu varsa, kapimiz ve gönlümüz sonuna kadar açiktir.
Her “ÇARSAMBA” 13.00 dan itibaren toplanmaya basliyoruz Ürünlü Köyünde..
Bizi bulmak için köye geldiginizde, Âfet ya da Mimar Çelik’in evini sormaniz yeterli..

Meditasyon öncesi kisa nefes ve beden çalismalari yapiyoruz. Saat 14.00 de meditasyona basliyoruz.
Meditasyonu bu seanslara özel müzikler ve tema esliginde yapiyoruz. Isteyenler, müzige sesleri ile eslik edebiliyorlar. Kullanilan isitsel düzenlemeler, bedendeki çakra denen enerji sistemlerine göre özel ve bilinçli olarak hazirlanmis çalismalar oldugundan, bedende ve sinir sisteminde rahatlama sagliyor..

Her seyden önemlisi;
sevgiyi yakalamak, üretmek ve de paylasmak.. Sonra da hep birlikte evrenin sonsuzlugunda, ihtiyaci olan her varliga zihinsel olarak göndermek !.. ULASIR MI ? INANIYORSANIZ ULASIR !..

Âfet ERENGEZGiN

4 Ekim 2013 Cuma

Dick Cavett

Havalar tam da sinema zamanı. Şu sıralar en popüler filmlerin başında Woody Allen'in '' Mavi Yasemin''  i var. Henüz izleyemedim. Ama en kısa zamanda gitmek istediklerimden kendisi.

Hani böyle ünlü insanlar ve yaşamları söz konusu olduğunda sanki en yakınlarıymışız gibi atıp tutmaya bayılırız ya haklarında. Woody Allen örneğindeki sansasyonel olayların neticesinde bir çoğumuzun kadın içgüdüleri ile;

-''Ama Mia Farrow'a da yazık oldu canım''

dediğimiz gibi.

Geçen akşamlardan bir tanesinde eşimin bir iş yemeğine katıldık. Amerikalı misafirleri vardı. Bir karı-koca. Kadın nispeten ünlü. Pazarlama gurusu. Kitapları var. Şirketi var. Danışmanlık yapıyor. Yaşı 60 'larında. Ama enerjisi adeta Ajda.

Yanında kocası. Kendisinden daha büyük. 70 'lerin ortalarında.Yaşına göre karizmatik.

Yemek öncesinde bana telefon ediyor ve diyor ki eşim;

-'' Adam büyücüymüş acaba kızımıza birkaç numara öğretsin istermisin ? ''

Şok olan ben cevap veremiyorum, ne büyücüsü derken sihirbaz !! olduğunu anlatmaya çalıştığını anlıyorum. Dolayısıyla adam hakkında tek bildiğim şey bu.

Neyse önce Boğaz'da bir gezinti sonrasında da yine Boğaz kenarında ki bir mekana geçiyoruz. Klasik bir iş yemeği görüntüsünde, sohbete koyuluyoruz.

Önce NYC' de yaşayan bu çiftin Manhattan'da nerede oturduğunu soruyoruz. Aldığımız cevaba hemen ukalalık yapıyor ve;

- ''Aaa John Lennon 'ın evinin orasına ne kadar da yakınsınız'' diyorum.

Şu kadar yakınız bu kadar yakınız diye devam ediyorlar. Siz de maşallah pek iyi biliyorsunuz bizim oraları tadında ilerliyor sohbetimiz.

Sonra filmlere geliyor konu.Woody Allen 'in filmlerine. İzlediniz mi yeni filmini diyorlar. Henüz değil diyoruz. Sadece o an, nispeten ünlü olan kadın konuğumuz diyor ki;

-'' Woody, eşimin yakın arkadaşıdır. Karısını da çok sever.''

40 senelik dost gibi bu samimiyeti öğrenince aynen şöyle bir cümle sarf ediyorum;

-'' Mia Farrow'a da yazık oldu canım''

Kadın da aynen katılıyor bana;

-''Bence de. Ama kocam hiç de öyle düşünmüyor, aksine Soon-Yi'yi daha çok seviyor...''

Sanırsınız Hollywood 'da bir yerlerde, cemiyet hayatı yaşıyoruz.

O zamana kadar az konuşan adamı başlıyorum sorularımla boğmaya.Madem Woody Allen yakın arkadaşı madem ben de o an O'nun yanındayım. Kaçırmıyorum bu fırsatı. O'da az ve de öz konuşarak başlıyor anlatmaya.

Meğersem kendisi eskinin ( 1968-75 arası) çok ünlü bir talkshow'cusu imiş...Yale üniversitesi drama 'dan mezunmuş. Hem de dönemin terk erkek öğrencisi olarak.

Marlon Brando, Woody Allen, Katherina Hepburn, Alfred Hicthcock, Fred Astaire şovunda ağırladığı bir grup insanmış. İnsan demek haksızlık olur efsane demek daha yerinde olur.

John Lennon 'a sadece ev olarak değil meğersem arkadaş olacak kadar yakınlarmış !!!

O an ben de kendime '' Zavallı İpek '' diyorum...Seninde sorduğun bir şeymiymiş gibilerinden.

Meğersem yanımdaki karısından çok daha ünlü bir adam varmış yanıbaşımızda. Dinleyecek çok şeyimiz olan.

Sohbetin tam ortasında bu sefer eşim dayanamıyor;

-'' Bize ne zaman numaralarınızı göstereceksiniz'' diyor. Sabırsız bir çocuktan farksız.

O da Kapalıçarşı'dan bizim için aldığı kart destelerini çıkartıyor ve başlıyor karıştırmaya. Sadece masaya servis yapılmasın istiyor o an...

Çok dikkatli başlıyor numaralarını sıralamaya. Boğaz kenarında. Bir yemek masasında. Kapanmayan ağızlar, alkışlar ,vay be 'ler eşliğinde bir bir sıralıyor hünerlerini. Bildiğiniz sihir gösterisi. Bayağı ve sıradan hiç değil. Para verip izlemek isteyeceğiniz kadar özel ve sıradışı.

Yine başlıyor sormaya eşim çocuk gibi ;

'' Nasıl yaptınız? Hadi gösterin bize nasıl yaptığınızı?''

Tabiki ser verip sır vermiyor.

İş yemeği hakikaten özel bir şova dönüşüyor. Garsonlar da bu işten sebepleniyor. Yan masalarda cabası.

Yemeğin sonunda ısrarlara dayanamayan ünlü adam eşimi alıp arka tarafta bulunan odalardan birine götürüyor.1-2 basit kart oyunu öğretebilmek için. Çocuklarımıza hava atabilmek için.

Eve dönünce başlıyorum bu ünlü adamı araştırmaya. Sağolsun Youtube. Buldum kıymetli görüntüleri.Tamam  eski meski. Ama keyifli.

Dedim ya kendisinin yanında birbirinden değerli efsaneler.

Meğersem o akşam O'da bizim için bir efsane imiş. Sonrasında fark ettiğimiz.

Hem ünlü hem sihirbaz hem de çok iyi yetişmiş bir tiyatrocu. Hatta 2014 Mart 'ın Broadway 'de tekrar sahne alacak olan.

Mucizeleri yaşamak an meselesi. Sadece istemek yeterli. O akşam gibi.

Dick Cavette Show 'dan sizin için seçtiklerime gelince aşağıda sadece birkaçı..Marlon Brando hep karizmatikmiş ama yaş almak O'na kesinlikle çok daha yakışmış, John Lennon ve Yoko 'nun başka önemli sıkıntıları varmış meğersem.Woody Allen ise hep sıradışı imiş.

Marlon Brando'nun gençliğine bakın...
http://www.youtube.com/watch?v=LAPDQ5MlLxE&list=PLABtHxs6gC4dookxE61rCL8ZTN4_aaFCS&index=1

Woody Allen...
http://www.youtube.com/watch?v=NW8Pu9s1QUM

Johnn Lennon ve Yoko Ono...
http://www.youtube.com/watch?v=oxoxMuca-2s




1 Ekim 2013 Salı

Batı yakası hikayesi-3-

Hepimiz yaş alıyoruz malum. Kimimiz farkında olarak, kimimiz hayıflanarak, kimimiz de üzülerek karşılıyoruz bu yaş alma hallerini.

Kendimi bir an röportaj veriyor hissettim. Bundan 10 veya 15 sene sonra. Hani çok ünlü olmuşum..Hani  yaşımı hiç göstermiyorum.Canım hayal işte..Bırakınız yapsınlar, bırakınız hayal kursunlar misali.

Soruyorlar bana;
- Nasıl bu kadar yaşsız olabiliyorsunuz diye ?
Cevaplıyorum hemen;
-Yaşsızlığımı uykuma ve sporuma borçluyum


Bu kadar önemli bir yer tutmakta her ikisi de hayatımda.. Hep böyle idiler belki ama artan farkındalıkla özellikle spor konusunda çok daha bilinçli bir spor alışkanlığı girdi hayatıma. Öyle ki gittiğim seyahatlerde bile spor yapmaya çalışıyorum. Uyku konusu ise başka bir yazımın konusu olsun. Sadece bana münhasır olmayan tüm ailemizin ilacı olan.

Bu yaz dedim ya aldık pılımızı pırtımızı uzandık büyük fırsatlar ülkesinin batısına...Çocuklar yaz okuluna biz de karı koca takılmaya...Biraz gezme dolaşmaca, biraz alışveriş, bolca spora. Aklımda Londra 'da iken bir kere deneyimlediğim barre corre dersi. En basit haliyle  bale disiplinin pilates ile birleşmesi sonucunda küçük kasları çalıştırtan bir ders. Sürekli esneme de cabası.

Hemen Internette araştırmaya başladım ve en çok vakit geçirdiğimiz bölge olan Santa Monica 'da bir studioda karar kıldım.

http://www.popphysique.com/home.html

Dersin kendisinin neye benzediğini de merak edersiniz ekte. Maalesef henüz İstanbul 'da olup olmadığını bilmiyorum. Sadece bu konuda öncü olduğunu iddia eden üye olduğum spor salonunda böyle bir ders yok.

http://www.youtube.com/watch?v=37xUSawPZ5s

2 hafta içerisinde haftada 3 kez gittiğim bu dersin bana bölgesel olarak faydası inanılmaz oldu.Şaka değil bacaklarımın üst kısmı eridi gitti, hatta basen masen kalmadı. Tabii yürüyüş de cabası. Ama maalesef  hemen dönüşte  yurdumun batı yakasının güzel mezeleri ve rakısı eklenince bizim geliştirdiğimiz bölgeler de meze oldu:))

Surf murf tamam da hiçbirisinin barre core gibi bir etkisi yok. Hayıflanırken bir gün, kaderim  en yakın arkadaşımının Alaçatı'da yeni açılmış bir otele gelen güzel mi güzel yoga hocası ile tanışması ile  aniden değişti. Bana da o kadar ısrar etti ki. Yoga yapmam için değil. Hocanın güzelliğini görmem için.

O güne kadar '' hayatta yoga yapmam, ne öyle sürekli aynı hareketleri statik bir şekilde yapıp duruyorsun, rekabet yok, heyecan yok '' diye atıp tutan ben sadece hocanın güzelliğini görmek için 1 derse gitmem ile kaderim değişti. Hatta değişmek ne kelime müridi oldum. O katıldığımız tek dersin sonucu olarak 5 arkadaş İstanbul 'da özel ders almaya başladık haftada 2 kez.

Sonrasında fark ettim ki yoganın kendisinin değil hocanın müridi oldum ben. Kendisi İstanbul 'da yaşayan bir yabancı. Amerikalı. Aslında sadece bize yabancı imiş. Meğersem yoga camiasınca oldukça biliniyormuş. En iyi bilindiği yönü ise eli maşalı olması imiş. Saolsun bize de aynı şekilde davranmaktan çekinmiyor. Ama bu duygu entresan bir şekilde beni kamçılıyor. Bir iki sebebi var kanımca;

-Hepimizi çok iyi bir şekilde gözlemliyor. Yanlışlarımızı hemen oracıkta düzeltiyor. Kabul bazen çok kişisel olabiliyor. Sınıfta azarlanmış çocuk gibi hissediyoruz bazen. Ama bu duygu  hem yaptığı işi çok önemsediğini hem de bizi önemsediğini hissettiriyor. Belki de klasik eğitim sistemizin bende ki etkisi. Hem bilgisi ile hem de sert duruşu ile saygı uyandırmaya çalışmak istenmeleri gibi. İtaatkar, kanaatkar olmamızı istemeleri gibi. Belli ki Yoga 'da bir disiplin işi. Kimbilir. Kıyaslayacak bilgeliğim olmadığı kesin bilgi.

-İlk defa bir sporu temelden iyi bir şekilde öğrenebileceğim kadar O'na ve bilgisine güvenebileceğimi hissettiriyor. Bu kadar spor yaptım ama maalesef hepsini el yordamıyla öğrenmek durumunda kaldım. Kısmı imkansızlık kısmi 'ne olacak ben de yaparım 'dürtüsü ile. Sonuç; Temelleri sağlam olmayan ama üstüne katlar çıkılan yapılar gibi. Çarpık çurpuk.Ama yapıyormusun yapıyorum dediğin. Uzaktan wow dedirten yakınlaştıkça arazların, pürüzlerin görülebildiği.Ama ilk defa bu defa Yoga 'ya karşı başka türlü hisler besliyorum.Nitekim hislerin de dikkate alındığı ender sporlardan.

Zamanla öğrendikçe, içine girdikçe, daha fazla parçası oldukça daha çok atıp tutacağım bir konu olmaya devam edecek belli ki bu konu.

Gelelim hocamızı tanıma konusuna.

http://mindbodyfestival.com/alexis-kiresepi/

Gelelim benim meraklarıma.

Acaba 10-15 sene sonra röportaj verecek kadar ünlü olacakmıyım?

Peki ya yaşsızlık halim?

Canım hayal işte...

Bırakınız yapsınlar, bırakınız hayal kursunlar misali.




Hoş geldim!

Yeni yılın ertesi, annemin başka diyarlara intikal edişinin tam göbeği, oğlumun yeni yaşının hemen öncesi bir zamanlardan merhaba! Uzun bir ...