14 Temmuz 2014 Pazartesi

Çığlık

Uzun zaman oldu yazamayalı...Aslında sadece buraya yazamadım. Yoksa aklıma hep yazmaktayım.

İş güç, çoluk çocuk, 18'inde İzmir'den gitmek için elimden geleni ardına koymayıp İzmir'den kaçıp; 40'ında ''yandım Allah'' diyerek bir nebze de olsa tekrar toprağıma yakın olabilmek adına son 2,5 aydır tamamlamaya çalıştığımız  bir yazlık derken  istediğim kıvamda kendimi dökemedim...

Dökemedikçe sinirlendim, sinirlendikçe hey heylendim, başkalarına çıkıştım, sonunda çığlık atma noktasına geldim. Tam çığlık atmak istemiştim ki en son ne zaman çığlık atmıştım diye düşünmeye başladım.

Çocuklarımın başına gelen bir şeye mi; korktuğum bir şeye mi; dünya kupası maçlarına mı diye düşünürken birden gülümsedim. Gülümsemekle kalmadım bayağı mutlu oldum.Vay be dedim. En son nerede çığlık attığımı aklıma geldi. Çığlığın bir adeta bir meditasyon kıvamında deneyimlediğim ''an ''ı tekrar hissettim.Yalnız değil binlerce kişiyle aynı anda çığlık atmanın enerjisini tekrar yaşadım.

Sonra hemen; kendimi  hem tekrar tekrar şaşırtmak hem de  kendimden geçmek için attığım çığlığı ve koşullarını tekrar yaşamak ve hatta sizlere de yaşatmak için ekteki videoyu sizlerle paylaşmak istedim...


Çekim kalitem çok komik.Ama inanın nasıl tutacağımı bile bilemedim Robbie'yi o denli yakın görünce sahnede. Olsun varsın, böyle geçsin kayıtlara.

Attığım çığlığı buraya yüklemek bile  bu yazlık belde de günlerimi aldı desem abartmış olmam.
Teknik imkansızlıklar olmuş olsa da; tekrar benim yazmaya başlamış olmam bile bir nevi rutine girebilmiş olduğumu göstermekte.

Sizlere de tavsiyem; çığlığınızı bile kayıt altına alın.

Size iyi geleceğine, sizleri gülümseteceğine hatta kahkaha attıracağına eminim.



26 Mayıs 2014 Pazartesi

Ağız tadı

Bu haftasonu gazete eklerindeki tek konu; milli stresle baş etme yöntemleri idi. Psikologlardan Dr'lara, kişisel gelişim uzmanlarından beslenme uzmanlarına kadar birçok kişi bu topraklarda başımıza gelen onca  talihsiz kazalara karşın akıl sağlımızı nasıl korumamız gerektiğine dair öneriler vermişti. Siyasi kutuplaşmada cabası.


Önce kendi akıl sağlığımızı koruyarak sonra başkalarına yardımcı olmamız gerektiğini öğütleyen yazıların birtanesinde; halihazırda Soma 'da maden kazası sonrasında görev yapmakta olan travma psikoloğu İbrahim Eke;

-'' Kendimizi koruyabilmemizin, sakin kalabilmemizin en önemli yollarından biri rutinlerimiz.Onları aksatmalıyım,onlara sarılalım.Yemekler düzenli yenecek, uyku düzgün uyunacak ve mutlaka spor yapılacak. Fizyolojik yapıyı sağlam tutmadığımız zaman duygu sağlığı da bozuluyor. Herhangi bir kriz olduğunda fiziksel aktivite kesilir.Bilgi kanalları karmaşaya döner. Duygular öfkeye kilitlenir. İnançlar körleşir. Kendi kaynaklarımızı güçlü tutmak zorundayız. ''  demiş...

Bu ahval ve şerait içinde herkes maalesef ehh işte. Çoğumuz karamsar. Bazımız gitmek istiyor. Kimimiz böyle geldik böyle gider diyor. Kimimiz de banane diyor...

Herkes ama herkes istisnasız etkileniyor. Etkiliyoruz. Etki bırakıyoruz. Farkında olarak veya farkında olmayarak. Aslında hayattaki en değerli şeyimizi; değil sağlığımızı değil paramızı pulumuzu; gün be gün ağız tadımızı kaybediyoruz. 

''Kaybolması veya geçici olarak hizmet dışı durumuna gelmesi saçmasapan ve kocaman bir boşluk yaratır'' diye tarif edilmiş ağız tadı kutsal kitabımız Ekşi sözlükte...

Damak tadımızı değil ağız tadımızı yitirirken aslında biz; yiyoruz içiyoruz bir şekilde  ama ruhumuzu doyuramıyoruz bir türlü. Ki böylelikle ruhlarımızda, yüreklerimizde kocaman boşluklar yaratıyoruz.

Ben bu boşlukları rutinimde sarıldığım işlerle doldurmayı başarabilen bir kişi olsam bile etkilenmemem mümkün değil. Belki de o yüzden dinlediğim şarkılardaki sözlere daha fazla anlam yüklüyorum, ümit ve umudu da bir çocuklarımın gözlerinde bir de şarkılarda buluyorum.

Böyle bir an'da duydum bu şarkıyı.Hemen shazamladım. Yeni bir şarkısıymış Sezen 'in.Ben iyi bir Türkçe pop dinleyicisi olmamama rağmen hemen dikkatimi çekmeye başarabildi, sözleri beni gülümsetti, şevk verdi.

Sezen 'den 5duyum için bir şarkı isteseydim ancak bunu yazardı diye hissettirdi.:)) Bu da benim şansım oldu. Blogumdaki hislerimin, sıkça tekrar ettiğim kelimelerim bir şarkıda, hem de neşe ile raks edilecek bir şarkıda kendini buldu.

Dinleyin bakalım, sizde aynı hisleri hissedecekmisiniz ?

Gelenlere gidenlere,
Gönülden sevenlere,
Ümidi yeşertenlere,
Bir şiirden süzerek,
Ekmeği bölüşerek
Hayatı yüceltenlere,
Kavganın barışmanın,
Zamanla yarışmanın,
Değerini bilenlere,
Doğanın düşüncenin,
Hayatın hakikatin,
Önünde diz çökenlere,
Selamlar olsun,
Şerefine kalksın bütün kadehler,
Selamlar olsun,
Çok yaşasın yaşasın yaşasın,
Hep yenilenenler,
Elbette denize nazır,
Kalbimiz....




20 Mayıs 2014 Salı

Sözün bittiği an'lar


Şu son zamanlarda yaşadığımız toplumsal travmaların yanısıra bireysel olarak da üst üste; sevdiğim, dokunduğum, geçmişimde veya güncelimde paylaşımlarda bulunarak  kıymetli an'lar yarattığımız sevdiklerimin kimilerinin hastalık kimilerinin de kayıp haberleri ile sarsıldım maalesef.

Böyle zamanlarda yaşanmış an'lar sözün bittiği an'lara bırakıyor kendini maalesef. 

Ateş önce düştüğü yeri yakıyor malum. Ama sonra o ateşin sıcaklığını bir şekilde hissetmiş olanlar da nasibini alıyor bu yokluktan. Hatta bu ateşi hiç hissedememiş bile olsan hissedebiliyorsun yokluğun yokluğunu çekenleri. Bireysel veya toplumsal fark etmeksizin.

Şu son zamanlarda hep aynı soruyorum aslında ''Kim için üzülüyorum ? Giden için mi yoksa geride kalanlar için mi ?'' 

Sadece kendime sormuyorum aslında bu soruyu. Çok sevdiğinin ardından gözyaşı döken herkese yöneltiyorum...

Ne de olsa gidenin gittiği yerin nasıl bir yer olduğunu bilmiyoruz. Daha iyisini yaşıyorsa üzülmek boşuna. Öyleyse kendi yoksunluğumuz, noksanlığımız, özlemimiz  için üzülüyoruz çoğu zaman. Peki bu bencillik mi ? o zaman diye deşmeye devam ederken buluyorum kimi zaman.

Her defasında ; hayatın bu sarsıcı ama bir o kadar da gerçekliği karşısında kendimi, taleplerimi, mutluluklarımı, yersiz endişelerimi bir nebze daha hizalarken buluyorum. 

Hani çocukların dişlerine ortodontik sorunlar yüzünden tel takılır ve belli aşamalarda o tellerin sıkılığı dişleri aynı hizaya getirmek için biraz daha sıkılır ya işte aynen öyle yapıyorum ben de kendime, taleplerime...

Yaş aldıkça biraz daha bırakıyorum sanal dertlerimi; sıkılan tel misali. Hizalıyorum gerçek taleplerimi, isteklerimi. İhtiraslar ilk elden hemen eleniyor. Yersiz endişeler de. Çoluk çocuğa dair egosal talepler bile o denli sırıtıyor ki bu zamanda...Hemen üstü cart diye çiziliyor. Gelip geçici değil kalıcı bir şekilde üstü çizildikçe samimi oluyor. O zaman gerçek hizalanma vuku buluyor. 
Yoksa cart diye yapan çok ama samimi olan yok. Yani lafta kalan, her kayıpta sarf edilen, samimi olmayan mış'ları yaparak mış 'ca yaşayan çok.

Ateş düştüğü yeri yakıyor.

Ama sende eğer o ateşten bir şekilde nasibini aldıysan çok daha kolay yapabiliyorsun bu hizalanmayı.

Basiti daha iyi anlıyorsun. 

Basit yaşamayı da.

Basiti yaratmayı da.

Gelecekten de basiti bekliyorsun.

Basitin gelecek olduğunu biliyorsun belki de.

Görmüş geçirmişliklerin yolunu öyle bir aydınlatıyor ki ''farkındalığın'' sayesinde yanlış yola sapma ihtimalin her geçen gün azalıyor.

Huzuru daha kolay buluyorsun böylelikle.

Hizalanarak.

Aşağıdaki fotoğrafı ilk gördüğümden beri kendime çok yakıştırdım. Sadece nasıl bir yazıda akıtacağımı bilememiştim.

Her geçen gün basiti daha fazla arayarak yaş almak ve neleri yapabilmek istediğime dair çok güzel bir imge oldu benim için.

Yüzündeki huzur da cabası.

Bu dünyadan başka diyarlara doğru yola çıkan herkesin de böyle ''huzurla '' ve '' ışıkla'' gidebilmesi dileğiyle,

Yolları ışık olsun; ışıkla ve huzurla dolsun...





7 Mayıs 2014 Çarşamba

Manifesto

Geçen aylarda anlı şanlı 40.yaşımı doldurdum. Ruhen uzunca bir zamandır 40 yaşıma hazırlanmakla birlikte biolojik olarak da sonunda 40 yaşıma bastım.Fiziksel olarak göz çevresi, göz altı ve göz kenarları dışında fena değil durum.

Beyazım yok gibi bir şey. Kayıtlara geçmeli. Genetik mirasımdan hiç mutlu olmayan kızım  40 yaşımda beyazlarımın  olmadığını bilmeli ki ileride eğer bir şey olursa sorumluluk benden gitsin.))

Çok özel bir dönem yaşamaktayım.Yüceltme dönemi. Bugüne kadar beni ben yapanları, hayatımın  dönüm noktalarına  tanık olanları, iyisiyle kötüsüyle benimle büyüyen herkesi yüceltme dönemi.
Çok şanslıyım. Çoğunluğuna fırsat buldum. Yani teşekkürü borç bilme anlamında. Onlara teşekkür edebilme anlamında. Çoğu yanıbaşımda idi ifade edebildim, kimisi uzakta idi mektup yazabildim ama onlarca kişiye dediğim gibi duygularımı ve şükranlarımı sunmak istedim.

Ve sonunda da bir manifesto yayınlamak istedim.

40 senenin manifestosu. Muhasebesi değil. 
Çıktısı.
Yaşanmışlıkların.
Denenmişliklerin.
Sevginin.

Kayıtlara geçsin isterim. Çocuğum çoluğum benim 40 senelik manifestomu bilsin istedim.

MANİFESTO

1.İyi gün dostları olmalı insanın hayatında...Kötü günde herkes kendi vicdanını rahatlamak için koşar başkalarının yardıma. Düşenin dostu olmaz derler halbuki düşünce insan; rahat eder herkes, bir nevi ohh çeker. Kim iyi gününde senin kadar seviniyorsa, seni iyi gününde yüceltmeyi biliyorsa gerçek dostun olmalıdır hayatta.

2.Annenin bacak boyunu, babanın attığı bakışla mum gibi olduğumuzu hatırlayan dostların olmaya devam etmeli hayatında...Ki onlar sana kim olduğunu, nasıl bir ailede nasıl bir sevgi yumağı ile büyüdüğünün aynası olabilmeliler hayatında.

Kökünü unutturmayanlar yüreğinde esas kök salacaklardır hayatında.

Ama haksızlık da yapmak istemem. Bu dönemlerime yetişemeyen dostlarımın da aileme dair bilgisi, merakı ve  hatırşinazlığı benim için çok kıymetlidir. Her gün görüyor olsam bile bana ailemdeki kişilere dair hal hatır sormayan, ilgisi ve merakı olmayan kişilerle de harcadığım zamanı azaltmanın vakti gelmiştir. Derhal yapıla.

3.Anaç dostların olmalı çevrende her daim. Bilmelisin, ayırt edebilmelisin o dostunu. Annen öldüğü an ilk kimi arayacağını tereddütsüz bilmelisin bu dünyada.

4.''Fahişe bile olmaya karar versem vardır bir bildiği dersiniz benim için, etiketlemez, ayıplamaz beni sevmeye devam edersiniz '' dedi  35 senelik bir arkadaşım. Benim için daha güzel bir ifade olamazdı. Zaten etiketleyen, ayıplayan, eleştiren, şekilci kişilerle yollarımı çoktan ayırdım. Şans eseri kalanlar olduysa da bu cümleyi onlarda da test edeceğim ki gerçek dostlarımla yoluma devam edebileyim. Bu konuda ciddiyim...

5.İstismar hep cinsel olarak algılanır ama istismarın en çok karşılaşılanı aslında duygusal istismardır. Hepimiz ya ailelerimizden ya da arkadaşlarımızdan yükler taşımaktayız aslında. Bazen farkında olarak bazen farkında olmayarak...

Bize bilerek yüklenilmek istenen, '' aa senin için en sevdiğin yemeği yaptım gelmezsen çok kırılırım''  '' kaç gündür nerelerdesin hiç sesin soluğun çıkmadı '' '' geçen gün aklımdan geçtin ne yapıyorsun diye ama arayamadım '' gibi eveleyıp geveleyen yetmez senden sonsuz beklentisi olan ve  sen vermedikçe kılını bile  kıpırdatmayan kişilerle olan ilişkilerini- ister ailenden ister de yakın arkadaş çevresinden- kademeli şans vererek, sınırlarını çizerek idare etmelisin. Ama sınır ihlali olduğunda ise vicdanında elveriyorsa eğer hızla uzaklaşmalısın öbür tarafa. Vicdan meselesi mühim ama derin. Bir başka zamana.

Yüreğini hissedenlerle devam etmelisin yola. Senin yüreğini hissedenlerle. Kendi yüreğinin de farkında olanlarla. Şeklen kusur bile etsen, bir kere yüreğinin sıcaklığını hisseden;vazgeçemeyeceğini bilmeli senden. Senin de ondan vazgeçemeyeceğini bildiğin gibi.

6. 40 senelik ömründe; bölsen bile hayatını evrelere, her bir evrene tanıklık edenler olmalı hayatının içinde. Çaba göstermelisin onlar için. İlişkini, iletişimini, sıcaklığını devam ettirmelisin. Sen onlarsın aslında. Koparsan eğer onlardan kendinden kopmuş olursun aslında. ''Koptuk gitti, kimbilir nerede? '' diye sorduğun  kaybetmiş olduğun kendindir aslında.

7. Babanı yüceltmeyi hep bilmelisin bu hayatta. Ne olmuş olursa olsun, 3. sayfa haberlerine bile çıksan halletmelisin O'nunla olan meseleni. O'nun olan iletişim kaliten sana çok iyi erkek arkadaşları ( dostlar anlamında ) boyfriend'ler ve uzun ve sağlıklı bir karı-koca hayatı getirecektir.

Ne olursa olsun, kendi aileni bile kurmuş olsan, hissetmelisin babanın desteğini arkanda...Çocuğu, çoluğu, kocayı  bırakıp NYC'a giderken de, kız kıza tatile giderken de bilmelisin seninle gurur duyduğunu, keyiflendiğini. Hayatını yaşadığın için, bağımlı olmadan ilişkiler yürütebildiğin için.

8.Yemeyenin malını yerler demiş atalarımız. Ben ise başta kendim sonra da çocuklarım için diyorum ki  '' yaşamadığınız, denemekten korktuğunuz hayatınızı sizden alıp yaşarlar ''.

Yaşamalısın bu hayatı ve  önüne getirdiklerini. Yoksa nasıl kendimizi tamamlarız ki bu dünyada? Nasıl gelişiriz? Nasıl daha hoşgörülü, esnek oluruz? Nasıl sevgimizi çoğaltırız? Nasıl tam oluruz? 

Kütük değiliz ki biz. İnsanız. Kimi yerde eğilip bükülmeyi, kimi zaman savrulmayı, kimi zamanda yerle bir olmayı bilmezsek  biz nasıl biz oluruz ki ? 


9. İdare etmeyi bilmelisin bu hayatta. Herkesi. Ananı babanı, kayınvalideni, ablanı, abini, çocuğunu, yeri geldiğinde dostunu, kocanı, ortağını. Değer biçmelisin onlara. Seçtiklerin olduğu için, sırf sana bahşedilmiş  hediyeler oldukları için sevmelisin onları.
Onlardan yana mutsuzluğun varsa eğer kendinden de mutlu değilsin demektir. O zaman işe önce kendinden başlamalısın. Deşmeye de, yermeye de, eleştirmeye de...Kendine yapamıyorsan eğer bunları; başkalarına da haksızlık etmemelisin o zaman.

10.Çocuk ruhunu kaybetmemelisin bu hayatta...Sokakta yorgun argın giderken karşına çöplerden saçılmış bir karton süt kutusu bulursan eğer atlamalısın üstüne; patlatabilmek için. Eski günlerdeki gibi. İçinde süt varmış, üstün başın süt olmuş önemli değil. Zira attığın kahkahayı, yaşadığın ve yaşattığın ''an'' ı anlatmak için varsın bu dünyada belki de.

Bir nevi hikaye yazmak için. Hikayeyi yaşamak için. Kendi hikayeni oluşturmak için. O yüzden kendi hikaye kurgumuzu seçmeliyiz bu hayatta. Nasıl bir hikaye yaşamak istiyoruz? 
Melankolik, maceracı, dingin, fırtınalı, debdebeli, etliye sütlüye karışmayan, her 10 senede bir yeni bir sayfa açan vs vs.. İyi kötü demiyorum. Nasıl'ını bilmeli, seçtiğimiz hayatın farkında olmalıyız diyorum.Başrolünü kimin oynayacağını bilmemiz gerektiği gibi.

Gelelim benim hikayemin başrol oyuncusuna...Zaman O'nu yüceltme zamanı.Zaman O'na teşekkür etme zamanı...

Yüreğine, kalbine ve sonsuz cömertliğine hep hayran oldum. Azmine hep saygı duydum. Çocuk ruhunu hep çok kıskandım. Çocuklarımın babası olduğun için hep çok şanslı hissettim.

Beni koşulsuz sevdiğin ve bana her daim hem destek olup hem de tahammül edebildiğin için çok müteşekkirim.Kalpten teşekkür ederim.
40 yıllık hayatımda annemle geçirebildiğim süre kadardır seninleyim. Benim için kocaman bir adam olduğun kadar kocaman bir dünyasın.

İyi ki varsın. 







24 Nisan 2014 Perşembe

Zaman sizin ne için ne zamanı ?

Uzun süreden sonra ilk defa başıma geliyor...İtiraf ediyorum hoşuma gitti. Ne kadar sosyal olsam da, evde bütün gün kalamayıp her defasında kendimi sokağa atsam da aslında gerçek şudur ki ben yalnızlığı çok severim.

Alıp başımı gidesim olduğu kadar, başımı dinlemeyi ve kendi düzenimde olmayı bir o kadar severim.

Kendi kendime koyduğum teşhis şu oldu yıllar içinde; enerji dağıtmaya devam edebilmek için kendimi şarj etmek. Yani eşime, dostuma, yakın çevreme ilgi ve alaka düzeyimi devam ettirebilmem için bir o kadar da yalnız kalabilmem şart. Yoksa şaka değil hiç hastalanmayan ben; kendi kendime kalamadığım da ya hastalanıyorum ya da sinirli ve gergin oluyorum. 

Yaklaşık son 10 senede ise fark ettim ki, kendi evimde, kendi düzenimde yalnız kaldığım hiç olmamış meğersem. Geçen gün Çağlar, çocukları alıp Ankara'ya gideceğini söylediğinde çocuklar gibi şen oldum. Ev bana kalacaktı. Ben işlerim yüzünden gidemiyordum ama sorun değildi. 

2 günün şimdiye kadar özetini yapacak olursam; kimseye sürekli hadi demiyorum, kendi dışımda kimsenin sorumluluğunu düşünmüyorum. Ödev, yemek, banyo, arkadaş programı vs gibi halletmem gerek şeyler yok. Çocuklarıma örnek olacam diye metazorik dertler hiç yok. Odam darmadağın. Yemek yenilmiş tabaklar lavaboda. Bulaşık makinesine bile yerleştirmeye üşendim. Kıyafetler ortada. Sokak kapısından salona gelene kadar spor ayakkabasından topuklu ayakkabıya kadar 3 farklı çeşit ayakkabı sağa sola dağılmış durumda. Pervasızca kendi evimde dolanıyorum. Evime birisi gelecek diye ödüm kopuyor. Veya beni bir yerlere davet edecekler de gitmem gerekecek diye. 1,5 günüm daha var. Bu 1,5 günü bayağı iyi değerlendirmem gerek. Toplantılarım biter bitmez hemen eve gelmeyi planlıyorum. Müzik her an açık. İzlemediğim TV 'de ise sadece ekranda görüntüler var.

Akşamları salonda loş bir ışık. Ortam hafif karanlık. Ruhum öyle değil ama nedense ortamı kararttım. Az ile yetiniyorum sanki. Ne düşünüyorum, ne muhakeme yapıyorum  ne de düşlüyorum.

Zaman; dingin olma zamanı. Zaman; rutini biraz kırıp gevşeme zamanı. Zaman; zamanı yaşama zamanı. Zaman;zamanı yavaşlatma zamanı. Zaman; ne olursa olsun şükretme zamanı.

Zaman;hayatta biriktirebildiğim onca şey için, başka diyarlarda beni bekleyenler için, hayatımdan çıkmış olsalar bile bende bıraktıkları izler için, seçimlerim için, beni seçenler için, bana bahşedilenler için şükretme zamanı. 

Zaman;sessizlik içinde keşfetme zamanı. 

Zaman; zaman detoksu yapma zamanı.

Zaman;benim için tam zamanı.

Peki ya sizin için ne zamanı ?

11 Mart 2014 Salı

Yüreğimizde deprem

Yıl 1999. Sabahlardan 17 Ağustos sabaha karşı.

İstanbul'un göbeği.

Bildiğiniz üzere Gölcük depremi.

Bildiğiniz tüm şeylerden farklı olan hani.

Dünyanın sonunun geldiğini sanıp yataktan kalktığınız.

Acaip korktuğunuz; an itibariyle sağınıza solunuza bakıp yitirdiklerinize dair  ne  muhasebe ne muhakeme yapabildiğiniz.

Sabahı zor edip işe gittiğiniz.

Hani başka ne yapılacağını da bilmediğiniz.

Belli ki rutinden yaptığınız ama aslında içinizin almadığı bir durum olduğu apaçık hani.

Yüreğiniz burkuluyor, içiniz çığlık çığlığa.

Dışınız rutin ve umarsız.

Ne de olsa doğa olayı. Elimizden ne gelir ki ? zihinlerde.

Vicdanlar henüz rahat.

Sadece hiçbir şeyin bundan böyle  eskisi olmayacağından eminsiniz


20 Ağustos 1999.

İstanbul'un göbeğinde müstesna bir iş yeri.

Depremden 3 gün sonra.

Kimse birbirine bakmamaya çalışıyor.

Ayıp ortaya çıkmasın diye direniliyor.

Sonra bir an geliyor.

Herkes önce kendisi sonrası birbiri ile yüzleşiyor.

Belli ki çığlıklar artık dışarı taşmak istiyor.

Belli ki rutin filan değil ortalık bildiğin yangın yeri.

İnsanlar can pazarında halen çatıların  altında.

Biz klavye başında.

Vicdanlar perişan.

Depremden 3 gün sonra iş bölümü yapıyoruz.

Kimimiz yollara koyuluyor.

Deprem yerinde. Depremzedelerle birlikte oluyor.

İhtiyaç listesi oluşturuluyor.

Yetmez aileler İstanbul'a taşındırılıyor.

Evler dayatılıp döşeniyor.

Öğrenciler okutuluyor.

Hiç bir şey ama hiç bir şey eskisi gibi olmuyor.

Ama 50 kişinin yürekleri  bir olup yaklaşık 12 sene depremzedeler için çırpıyor.

Kimse ne unutuyor, ne de unutturuyor.

Yıllar geçse bile.

14 Haziran  2013

Gezi gösterileri olmakta.

Deprem gibi etkisi.

Doğa için.

İnsanlık için.

Özgürlük için.

Tek farkı  bu sefer olayın kaynağı doğa değil.

Başımızdakiler.

K.çımızda olamayacak kadar adiler  halbuki.

Adil demedim aman dikkat. Adi.

Bildiğin savaş ortamı.

Kasıtlı ve planlı.

Polisin bizi korumaktan vazgeçip karşımıza hatta ırzımıza geçmeye karar verdiği.

2013 senesinin tam ortasında.

Genç bir çocuk evden basit bir sebep yüzünden çıkıyor. Ekmek kadar.

Adı;Berkin.
Soyadı;Elvan.
Yaşı;14

Kayıtlara geçsin.

11 Mart 2014 

Tam 267 gün sonra gittikçe eriyen bedenden geriye ölü bir beden kalıyor.

Ruhu ise hepimizin yüreklerine kazınıyor. Ali İsmail Korkmaz ve nice diğerleri gibi.

Vicdanlarımız ağır darbe alıyor.

Geçen sefer 3 günde harekete geçmemizin yerini 267 gün sonra kocaman bir boşluk kaplıyor.

Bu sefer tek önemli farkımız; muhakeme ve muhasebe yapabilecek durumda olmamız.

Tek önemli aynı noktamız;

Vicdanlarımız da kocaman delik.

Ve hiçbir şeyin veya hiç birimizin bundan böyle eskisi gibi olmayacağının bilinci.

Daha farkındayız artık her şeyin.

Hayatımızda vermediğimiz tepkiyi  veriyoruz.

Hesap soruyoruz.

Protesto ediyoruz.

Her yerde.

Hayatımızdaki rutine devam etmiyoruz.

Aynı depremde olduğu gibi.

Unutmuyoruz.

3 ya da 267 gün de geçse.

Hesap sormaya ve farkında olarak yaşamaya devam edeceğimiz kesin.

İnsanca yaşamak için.

Berkin için.

Ali İsmail için

Er ya da geç.

İlahi adalet yerini bulacak.

Başımızdakiler k.çımızda bile yer bulamayacaklar.

Ancak öyle vicdanlar bir nebze soluk alacak.


Şairin de maalesef  dediği gibi.;

''Biz yitire yitire kazandık kendimizi.''
Nuri Pakdil










10 Mart 2014 Pazartesi

40'ında bir kadın

Şu sıralar inanılmaz farklı çalışmaya başladı zihnim.

Sürekli okumak, yeni bilgi peşinde koşmak, yazmak, yaratmak, daha farklı yerler görmek, yine yazmak, yine okumak, yine üretmek ve de illaki çalışmak istiyorum.

Şaka değil. Çalışasım çok şu sıralar.

Hem de kapanıp bir yerlerde.

Müzik sürekli fonda.

Kesintisiz.

Arada spor.

Sonra tekrar zihnimde dolaşıp duranları dökerek rahatlama isteğim çok.

Zaman baskısı ile birlikte.

Çok çalışasım var.

Hatta arada ihtiraslanıyorum bile. Daha fazla kişiye, kuruma erişme isteği, etkileşim isteği kaplıyor her yerimi.

Çoğunlukla iş açısından. Sanatsal açıdan arada sırada yani.

Orada burada ürettiklerimiz, tasarladıklarımız, deneyimlettiklerimiz hakkında laf kalabalıkları görüyorum.

Yine zihnimde pek tabii.

Ama gel gör ki uyumlu değil zihnim ile bedenim.

Bedenim belli saatten sonra pes ediyor, yatak onu çağırıyor.

Çocuklar desen bahanem.

Zihnim dolu uykuya dalıyorum.

Ama eksik hissediyorum.

Yapmam gerekenleri yapmıyormuşum gibi.

Yaratma sancısı çeken bir sanatçı gibi.

Bir aşamaya gelmişiz de bir sonraki aşamaya geçmemiz gerçeği gibi.

Belki de toplumsal sorunlarla kendi sorunlarımı özdeşleştiriyorum kimi zaman.

Daha içinde olmak istiyorum herşeyin.

Sorumluluk almak, sorumlu olmak istiyorum.

Birçok kişinin yapmaktan kaçtığının aksine.

Belki de yaş.

40 yaşında olmak .

Farkında olarak istemek hayattan isteyeceklerini.

Ama illaki çaba göstererek.

Ve pek tabi üreterek bazen bir işi, bazen bir çiziyi veya bir objeyi.

İstemek yolun yarısı.

Mızmızlanmak ruhuma aykırı.


Not: 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde tesadüfen İz TV 'de izlediğim ''40 'ında 40 Kadın'' Projesinden çok etkilendim.

Meğersem 2010 senesinde yapılmış bu projenin resim sergisini gazetenin köşe kenarındaki bir haber bülteninde okuduğumu hayal meyal hatırladım. 


Kadın ve kadın hakları için çalışan  birçok kurum ve/veya organizasyon olduğunu bildiğim halde  bir şey yapmadığıma göre demekki aslında hiçbir şey bilmiyormuşum!!...( Lao TZU 'nun sevdiğimiz bir lafı buraya cuk oturuyor!)


Bilmek ve yapmamak aslında bilmemektir!


Birbirinden çok farklı kesimlere ait ama ortak noktalarının; Kadın ve 40.yaş dönüm noktalarında farklı duygu ve arzularını keşfetmiş, keşfetmekle kalmamış, yüzleşmiş ve bu uğurda emek harcamış kadınlardan çok etkilendim. 


Özellikle de imkansızlıklarla örülü iken yapmak istediklerini hayata geçirebilenlerden.
Tanıtım videosu az biraz fikir verse de belgesel çok daha tamamlayıcı ve fikir verici halde.
Elinize sağlık Tuluhan Tekelioğlu.


http://www.mynet.com/video/insanlar/40-inda-40-kadin-498959/

Ben de hem bilmek hem de yapmak istediğime göre bir şeyler hayırlısı diyelim. Bekleyelim.

19 Şubat 2014 Çarşamba

Hiç tanımadığınız birine en son ne zaman…….?

Bugün samimi bir şekilde cevaplamanızı istediğim kısa bir test ile başlamak istedim...
  1. Hayatınızda en son ne zaman tanımadığınız bir kimseye iltifat ettiniz?Veya hiç tanımadığınız bir kişiden iltifat aldınız?
  2. Hayatınızda ne kadar sık yakınlarınızı veya tanımadığınız kişileri yüceltiyor ve çabalarından ötürü takdir ediyorsunuz?
  3. Hayatınızda en son ne zaman kendinizi şaşırtarak yaşadığınızı gerçekten hissettiniz?
  4. Ne kadar sık komforlu, güvenlik çemberinizden çıkıp kendinizi gerçekleştiriyorsunuz?
  5. Öykündüğünüz kişilerin ortak özelliklerini tasvir edebilirmisiniz?
Geçen pazar günü evde miskin miskin oturup gazete okurken birden heyecanlandım. Kısa gözüken bir yazıya göz atıp keşke daha uzun olsaymış dedim. Belli ki daha ilk baştaki  başlığından etkilenmiştim. 



Okumaya devam ettikçe daha da şaşırmaya devam ettim. Ne de olsa röportajını okumakta olduğum kişi de ODTÜ İşletme mezunu idi. Bölümü tutturamasak da aynı fakülteden mezun olmuştuk;  kariyerinin ilk başlarında  ürün yöneticiliği ve pazarlama geçmişi vardı hem de hızlı tüketim ürünleri sektöründe; aynı benim sahip olduğum gibi ; sonra pazarlama sektöründe hizmet veren kendi işini kurmuştu; ne tesadüftür  ki halihazırda ortağım Bahar ile birlikte benzer bir alanda hizmet veren bir işimiz var.:)

Kişilerle benzerliklerimi değil farklılıklarımı yüceltmeyi seven benim için; işin rengi kariyerini birden bırakıp müzik tutkusunun peşinden Newyork'a gitmesini okuduğum an birdenbire değişti. Hele hele sadece müzik okuması değil; sahneye çıkıp başarılı bir şekilde opera yaptığını okuduğumda kıskançlık, takdir, ilhamlanma, yüceltme ve  kendisini tanıma isteğim kabardı. Bakınız bir önceki tiyatro ile ilgili yazım…

Ne yapıp ne edip kendisi ile tanışmak istedim.Tasarımcılığından ve bilge yönünden etkilendiğim Ümit Ünal geldi birden aklıma. Düşündüm her ikisi de gönüllerinin götürdüğü yere gitmiş, cüretkar ve yaratıcı kişilerdi.

Önce yazıyı Çağlar'a okuttum. Zira kocam diye söylememekle birlikte hem Çağlar'ın da sıradışı kalbi kadar sıradışı ve yaratıcı bir vizyonu olması, hem de başarılı bir girişimcilik hayatı sebebiyle O'ndan hem  çok şey öğrenirim hem de O'nun da başkalarından ilham almasını arzu ederim.

O'na da dedim ki; 

'' Ben kendisi ile tanışmak istiyorum ''.

Akşam saatlerinde LinkedIn 'den kendisini buldum. Ortak iş arkadaşlarımız da varmış meğersem dedim. Sonra davetiye gönderip beklemeye koyuldum.

Ertesi gün beni kendi network'üne kabul etmesiyle ''tamam  artık email gönderebilirim'' dedim.

Ve oturup kısa ama güzel bir email yazdım ve gönderdim.

Kendisinin farklılığından, cüretinden ve vizyonerliğinden çok etkilendiğimi ve kendisi ile bir fırsatta yüzyüze tanışıp sohbet etmek istediğimi söyleyip send tuşuna bastım. Hemen ardından da Çağlar'ı arayıp attığım mail'den bahsettim.

O an ''hayat'' bu işte dedim.Yaşamak da bu.Ve heyecan içinde cevabı beklemeye başladım.

Bugün samimi ve içten bir cevap aldım. Bir kahve teklifi ile birlikte.

Bir insanın yaşı, cinsiyeti, kimliği, geçmişi ne olursa olsun, tanıdık, tanımadık kalbine dokunmanın ne kadar keyifli ve özel bir şey olduğunu bir defa daha hissettim.

En son benim kalbime kim dokundu diye soracak olursanız; dün hiç tanımadığım bir hanımefendi; arkadaşlarımla bir cafede otururken yanımıza kibar bir şekilde gelip üzerimdeki ceket ve gömleği çok beğendiğini söyledi. Beni hem gelinine benzettiği için hem de kendisine de böyle bir hediye almak istediği için  nereden aldığımı sormasının bir mahsuru olup olmadığını sordu.

Hayat bu işte.

Alma verme.

Etme bulma.

Ama illaki sevgiyle yüceltme..

Peki ya siz hiç tanımadığınız birine en son ne zaman …………?




17 Şubat 2014 Pazartesi

İlham kaynağım


Endonezya, Sırbistan, Çin, Ukrayna, Polonya, Almanya, İngiltere, ABD, Fransa, Lüksemburg, İngiltere…

Halihazırda tatil planı yaptığım ülkeler değil yukarıda listelediklerim.

Rahmetli Adile Naşit gibi ''Uykudan önce '' isimlerini anmak istediklerimden de değiller.

Neden bahsettiğime biraz dolambaçlı olarak geleceğim bu defa. Sözü uzatıyorsam affola.

İlkokul sıralarında aldığım tüm başrollerdi sanırım   '' tiyatroda iyi bir oyuncu '' olabileceğimi  zannetmeme sebep olan.

Tabi ezber kuvvetli, kimi zaman ya eşek rolünde iken  üzerimdeki bir örtüden  ya da bir mikrop rolünde iken yüzümde taşıdığım bir maskeden; performansım hiçbir zaman tam  ölçülemedi ama  ben kendimi hep çok büyük bir oyuncu sandım;  taa ki ortaokul seçmelerinde red edilinceye kadar.

Ergenlik ve reddedilme  halleri örtüşmedi ve küstüm bu hayalime taa işe başladığım zamanlar olan 22 yaşıma kadar. Halbuki koskoca bir üniversite dönemi heba edilmiş bu arada ayrı.

Hayalim o yaşlarda tekrar hortladı. O zaman ki çalışma arkadaşlarım- halen yakın arkadaşlarımlardır -hatırlarlar mutlaka '' bir gün sahneye çıkacağım '' dediğimi. Demiştim demesine lafta kalmıştı bu isteğim yine.

Kimbilir belki de  genç bir ürün yöneticisi olarak bazen satış teşkilatına bazen şirket üst yönetimine bazen de halka sunumlar yaparken tiyatro yapar hissetmiştim kendimi belki de. ( şaka değil Türkiye 'de fazlasıyla seminer vs vermişliğimiz vardır ekipçe )

Ne zaman kurumsal çalışma hayatıma veda ettim o zaman dedim ki kendime; artık  ''sahnen de ''    kalmadı  ''çalışıyorum, vaktim  yok '' bahanen de ; o zaman doğru bir tiyatro atölyesine.

İkinci çocuğumu doğurmuşum, evde çocuklar vesaire dinlemedim önce haftada 2 akşam Taksim'deki bir yere sonra ise başka bir oyunculuk kursuna gittim 1 sene kadar. Tiyatro kursu adı altında  dizilere  figuran yetiştiren oyunculuk atölyelerine…

1 senenin sonunda hayal ile gerçek deneyim örtüşmedi; ne evdeki çocukların durumu ne de sarı lapiska saçlı benden 15-20 yaş küçük, tüm hayali ünlü olmak isteyen kızcağızların durumu örtüştü, ne de  kısa sarı saçlı, fazla Avrupai, oynasa oynasa Aşk-ı Memnu'da ki Bihter rolünü görüntüde oynamaya yatkın, içerikte ise çok fırın ekmek yemesi gereken performansımın yanısıra dizi değil tiyatro sahnesi tozu yutma isteğim de örtüşmediği  için bir daha düşünülmemek üzere bu kapı kapandı.

Böylelikle bir çok şeye ama en önemlisi bir türlü sahip olamadığım '' seyircilerime '' veda etmiştim. Erken ve hüzünlü bir veda idi.

Derken malumunuz eski usül bir günlüğü yeni usül bir platforma taşıdım, kendimi, hissettiklerimi yazmaya başladım.

Bir sanal sahne yarattım.

Ama tam da usülüne göre yapmadım. Etiketler koymadım. Kitleleri hedeflemedim.Blog gerçeklerine uygun davranmadım.

Önce kendimi tanımaya, sonra da hissettiklerimi anlamlandırmaya odaklandım. Belki 1 sene sonra belki de 5 sene sonra dönüp okuyunca ''iyiki yapmışım'' demek istedim.

Samimi olarak kendimi akıtmak, çocuklarıma kendimi anlatmak istedim. Şimdiyi yazarken aslında onların yarınlarında olabilmek istedim.

Tam bu arada bir de baktım ki sizler olmuşsunuz. Dünyanın pek çok yerinden. Yazımın ilk girişinde bahsettiğim diyarlardan. Endonezya, Sırbistan, Çin, Ukrayna, Polonya, Almanya, İngiltere, ABD, Fransa, Lüksemburg, İngiltere'den izleyicilerim, seyircilerim olmuşsunuz. Benim için çok özel olmuşsunuz.

İlham almak, ilhamlanmak şu dünyada peşinde olduğum belki de tek şey. Sizler de benim ilham kaynağımsınız.

Varlığınızı hissettikçe duyularımda, duyumsamalarımda bana ilham olmaya da devam edeceğiniz aşikar.

Hayalimi gerçek kıldığınız, yaratmış olduğum bu sahneden beni iyi kötü, az çok, şöyle böyle, arada sırada da olsa takip ediyor olduğunuz için hepinize çok  teşekkür ederim.

Kimbilir; belki bir gün, bu sanal sahneme yorum bile bırakır; duygu ve düşüncelerinizi paylaşırsınız.

Ahh işte o zaman ben var ya ben havalara uçar, mutluluktan ağlarım.

Her akşam hevesle '' İpek '' demesini beklediğim, uykum gelse bile onu izlemeden yatmadığım ama  ''İpek'' dediğini hiç duymadığım için çok üzüldüğüm ''Uykudan Önce'' programı gibi beni üzmeyeceğinizi zannediyorum !!! sevgili izleyecilerim:)

Bu arada çok ama çok sevdiğim bir sanatçı olan Adile Naşit'i de rahmetle anmak istedim.






9 Şubat 2014 Pazar

Top 10

Zihnimde; yapılan dialoglar, okuduğum kitaptan alıntılar, dostlarla yapılan sohbetlerden aklıma çalınanlar dolaşıp dursa da yazıya dönüşmesine var daha. Nedendir bilmiyorum ama akıtmakta, yazıya dönüştürmekte zorlandım bu ara.

Öte yandan bu sıralar  her duyduğumda yüreğimi hoplatan, beni gülümseten, yetmez nerede olursam olayım -ki çoğunlukla arabada- alelacele iphone'u bulup Shazam'ladığım Top 10  müzik listemi  kayıt altına almak istedim.

Eee ne de olsa müzik ruhun gıdasıdır derler. Belki ruhum doyar da akıtmak ister içindekilerini dışına tez zamanda.
Kalalım sağlıcakla.





http://www.youtube.com/watch?annotation_id=annotation_738294045&feature=iv&src_vid=2-UsWFGGNOk&v=x8taBOkFJcE#t=7s

21 Ocak 2014 Salı

Kaybedenler Kulübü

Farkındayım blogum bir süredir Pinterest'e dönüştü ama ne yapayım; gördüğüm, okuduğum, duyduğum veya yediğim içtiğimden ilham aldığım müddetçe bazen bir yazıyı bazen bir çiziyi bazen de bir tarifi buraya koymak isteyeceğim.Aynen bugün okuduğum bir köşe yazısından etkilenip, buraya taşımak istediğim gibi.

Bundan neredeyse 3 sene önce, kocamın bir iş seyahatinde olduğu bir akşam, bir arkadaşımla gittiğim ve bu yazıya da konu olan filmden çok etkilenmiştim. Filmin her anını karnıma yumruk yemiş edasıyla izlemiş, yaşanmış bir hikaye olmasından, filmin ana karakterleri ile İstanbul 'da her an tanışabilme  ihtimallerinden bayağı bir etkilenmiştim. Sert ama hayatla yüzleşmemizi sağladığı içinde bir o kadar gerçek ve samimi idi Kaybedenler kulübü.Belki de hepimizin kendini yer yer bulduğu bir kulüp olduğu için sevmiştik az ama öz sayıda insan olarak bu filmi.

Bildiğiniz gibi bir kaç gündür Nejat İşler 'le yatıp kalkıyoruz. Oyunculuğunu değerlendirecek kadar bilge olamasam da  karakteri ve duruşu hakkında bir fikrim olduğunu düşünüyorum. Belki okuduklarımdan, belki de izlediklerimden etkilenerek veya sadece vücut diline bile bakarak  '' yürekli '' bir adam olduğunu düşünüyorum aslında. Yüreksiz bir dolu adam ile doluyken ortalık. O yüzden de yürekten istiyorum yine asi duruşlu havasıyla ayağa dikilmesini.

Tam da bugün pek de sevmediğim bir köşe yazarı olan Ertuğrul Özkök kaleme almış aşağıdaki yazıyı. Nejat İşler 'e ve Kaybedenler Kulübüne dair.Senaryosundan kesitler aktarmış.Ben de kayıt altına almak istedim.

Filmdençok kısa bir repliği de kendime tekrar hatırlatmak için koyduğum bu filmi ilk fırsatta  kocamla tekrar izlemek istiyorum.



Kim bilir belki de orada burada teğet geçmiş, gitmişizdir.
O insanı, gıyaben tanımış, gıyaben sevmişizdir, varlığında değil, yokluğunda arkadaş olmuşuzdur...
Ne kadar sevdiğimizi de, acı bir haber geldiğinde, yine Allah’ın belası o gıyabi duyguyla hissederiz.
İçimizi ne kadar acıttığını, bizi ne kadar üzdüğünü...
İşte öyle bir anda ta şuramızda hissederiz.
Gıyabında kahroluruz...
Çaresizliğin en acı hallerinden biridir bu... Duygunuzu bir türlü vicahiye çevirememek...
 
* * *
Böyle anların bir iç sesi vardır... Zamanını bekleyen sessiz bir melek gibi gelir ve size seslenir.
Sadece kendimin duyabildiği küçücük ses, “Senaryoya bak” diyordu... “O bölümü bul, her şey orada yazıyor...” 
Tolga Örnek’i aradım.
“Bana, ‘Kaybedenler Kulübü’nün senaryosunu gönderebilir misin” dedim.
Beş dakika sonra, Nejat’ın oynadığı harika filmin senaryosundan o satırları okuyordum.
Şimdi hayat mücadelesi veren Kaan’ın, yani Nejat İşler’in ve kaybeden yoldaşıMete’nin o Şekspiryen tiradını...
Senaryo, Altıkırkbeş Yayınları’nın baş eseri gibi akıp gidiyordu.
 
* * *
-Mete: “Bazen gitmek ister insan...”
Kaan:
 “Bazen gider...”
-Mete: “Bazen gidemez.”
Kaan:
 “Bazen hiç gidememekten korkar...”
Kaan: “Bazıları sonsuz neşeye doğar.”
-Mete: “Bazıları sonsuz geceye.”
Kaan:
 “Bazen ölüyorsun.”
-Mete: “Bazen ölmüyorsun. Bazen bütün koşullar uygunken bile ölmüyorsun.”
Kaan: 
“Bazen kendinden uzaklaşmak istiyorsun.”
-Mete: “Bazen gidiyorsun ama hep dönüyorsun.”
Kaan:
 “Bazen ağlıyorsun bayağı.”
-Mete: “Bazen ağlayamıyorsun bayağı bayağı. Bazen Acıbadem’den bir taksiye biniyorsun. Kadıköy diyorsun. ‘Taksiyi çekip içsem mi’ diyor taksi şoförü sana, engel olamıyorum kendime, o kadar kötü ki. Bazen yüzüne bile bakamıyor. Bazen sen zaten içmeye gidiyorsun. Bazen çok ama çok içmek istiyorsun da içemiyorsun.”
Kaan:
 “Bazen bir kadın geliyor, oturuyor karşına ve ağlıyor.”
-Mete: “Kadınlar hep ağlıyor.”
Kaan:
 “Bazen bir kadın sana en çok korktuğun şey bir kadının gözyaşıdır diyor kendi adına. Sen dönüp bakıyorsun geriye doğru, vay canına diyorsun... Bazen birisi geliyor karşına oturuyor, ‘Eğer çok sevdiysen’ diyor, oysa ki bilmiyor çok sevmek de bir ana ait...”
 
* * *
Bir İkinci Yeni şiiri tadındaki o harika diyalog:
Kaan: “Işığı yanan pencerelere bak. Kime konuşuyoruz ki?”
Mete: “Yanlış pencerelere bakıyorsun. Karanlık olanlara bakman lazım.”
İkinci gece
Arkadaş, Allah hiçbirimizi standarttan ayırmasın
TESADÜFEN açık kalmış bir radyodan, tesadüfen bir şarkı çalıyor.
Cat Stevens “Oh very young”ı söylüyor.
Senaryonun en harika bölümlerinden birini okuyorum.
Bir dinleyici radyoya bağlanmış:
-Dinleyen: “Alo, iyi geceler.”
Mete:
 “İyi geceler sayın dinleyen. Sizinle yatmış mıydık”
-Dinleyen: “Hayır.”
Kaan: 
“Bu gece ne yapıyorsunuz?”
-Dinleyen: “Sizi dinliyorum. Nasılsınız?”
Mete: 
“Standart.”
-Dinleyen: “Ben de standart.”
Kaan: 
“Allah standarttan ayırmasın. Evet bu gece ne yapıyorsunuz?”
 
* * *
Cevabı ben veriyorum.
Ne yapacağız Nejat?Yine uyuyamıyoruz işte, bir gece daha uyuyamıyoruz...
Yine açıp bir Ece Ayhan dizesi, iki Cemal Süreya, üç Küçük İskender derken sabahı ediyoruz.
Yine memleketin hali geliyor aklımıza, bu baskı, bu ceberut hava durumu...
Yine lanet okuyoruz vasatlığa, faşizmin sıradan ahlakına, üzerimize abanan ahlakçılarına..
Bir gece daha ölemiyoruz anlayacağın...
Standart yani...
Sonra “Allah standarttan ayırmasın” deyip üç-beş dakika uyumaya çalışıyoruz,
Bu ülkenin karartılmış, iğfal edilmiş, sıradanlaştırılmış gündemi bize üç-beş santimetrekare standart dışı arazi mi bıraktı ki, uzun eşek ve körebeden başka bir oyun oynayalım.
İki eli her saniye iki yakamızda, iki dudağı her saniye suratımızda, iki ayağı her salise evimizde, iki kulağı, iki gözü her gün yatak odamızda..
Yine de inadına mı yaşayalım...
  

Hoş geldim!

Yeni yılın ertesi, annemin başka diyarlara intikal edişinin tam göbeği, oğlumun yeni yaşının hemen öncesi bir zamanlardan merhaba! Uzun bir ...