30 Kasım 2014 Pazar

Şimdiki Anneler Harika!



Çok uzun zamandır kayıt altına almak istiyordum bu düşüncelerimi ta ki en son geçen hafta kızımın arkadaşlarından birisinin annesi ;
'' Sorma bu sene başından itibaren 4 tane çıkma teklifi aldık. Aklımız çok karıştı, dersler o yüzden kötüleşti '' deyince tamam artık vakti gelmiş demek ki dedim ve başladım yazmaya. Bu kadar da olmaz ama diyerek. 11 yaşındaki kızının aldığı çıkma tekliflerini anlatmak isteyen yetmez '' aldık '' diyerek tatlı bir gurur kaynağı haline getiren anneye karşı doldum, taştım, kabardım.

Annelerin çocukları ile kendini ''bir '' haline getirip '' biz '' dilinden sürekli konuşması, hiç hata yapmayan, en sıradışı şeyleri, en olağanüstü hallerle kendilerinin ve kendi çocuklarının yaşaması, 
'' bu haftaki sınavdan da 100 aldık '' , '' bu haftaki maçında en çok sayıyı attık '' '' bu sefer maçta çok iyi müdafa yaptık '' '' harika bir resital geçirdik '' '' şöyle süperiz böyle süperiz  dilinden konuşmasından gına geldi.

Bu hiç hata yapmayan, yanlış yapmayan, saygıda kusur etmeyen, her daim doğru davranan, en ahlaklı, en iyiliksever, en paylaşımcı, en verici, en iyi, en örnek, en güzel, en akıllı, en iyi sporcu, biziz diyen annelerle sarılmışlar arasında iken kendime hep en yakın bulduklarım ve çocuklarımı da kıyasıya çekiştirebildiğim dostlarım 2 ana eksende toparlanmıştı. (Bunu birbirimize de hep söylemişizdir.)

-çocukluk arkadaşlarım

-iş arkadaşlarım

Sebebi çok basitti. Birbirinden farklı olan bu iki dünyanın en önemli ortak noktası; Performans kaygısını birarada yaşamış, birlikte ortak hedefe koşmamızdı. Birlikte koşarken biz aslında o dünyalarda; yanlışların, hataların, yüz kızarmalarının, daha iyisini yapabilme arzu ve isteklerinin, kimi zaman da başarıların hepsini birarada deneyimlemiştik. 

Kimi zaman hataya ve yüz kızartıcı bir suça kimi zaman olağanüstü başarılara imza atarken tüm çıplaklığımız ve doğallığımızla biraradaydık biz. Yüzleşebilmiştik hem kendimiz hem de birbirimizle. Ayıplamadan. En doğal halimizle. Dolayısıyla çocuklarımızın da en doğal hallerini rahatlıkla paylaşabiliyorduk biz. Hatalarını, gelişme alanlarını, ihtiyaçlarını. Aynı dili, samimiyeti şeffaf bir şekilde paylaşabiliyorduk. Performans kaygısı olmadan. Neden olsundu  ki ? 

Biz kendi performanslarımızı birbirimize en doğal koşulları ile yaşatabilmiş kişilerdik sonra anne olmuştuk. O tuzağa düşmek istemeyecek kadar da bilinçli ve samimi idik.

Geçen hafta Petkim grubum ile çıkmıştık. Biliyorsunuz şimdilik 40 senede 35 sene dile kolay. 5 yaşındaki yaşgünü partimde masada yanımda olanlar üniversite mezuniyette yine başımda. Kabus gibi. Şaka tabiki.

Neyse içlerinde birisi dedi ki '' Ya hatırlıyormusunuz süpermarketten bilmem ne çalardık ?  Yaşımız 10 ya da 11 o zamanlar. Oturduğumuz lojmanların süpermarketi. Babaların çalıştığı işyerinin lojmanının süpermarketi!!!!.

Yemin ediyorum masanın etrafında oturan 3 tane 40 yaşında kadın bir anda buz kesti. Bir tanesi de bendim. Bilinçaltına attığım bir konuyu bir arkadaşım hatırlatınca '' hakikaten doğru söylüyorsun'' dedim ve  başladık nasıl yaptığımızı hatırlamaya en detayıyla. Kahkahalarla. Dahası da var. Gece çöktü mü siteye evlerin camlarına kozalak atmalar, lokalde çalışan erkek garsonların soyunma odasını merak edip içeri girmeye çalışmalar, grubumuza girmeye çalışanlara adamakıllı şimdidin deyimiyle '' bullying '' yapmalar, başkaları ile dalga geçmeler vs vs. Toplam 15 kişi ya varız ya yokuz bu kızlı erkekli grupta. O zamanki yaş 10-11 . Tam kızım Ela 'nın yaşı. Hani arkadaşları en kusursuz, en hatasız, en sporcu, en başarılı, en doğru davranan olduklarını iddia eden annelerin çocukları .

Yaş 40. Yine kızlı erkekli aynı grup dünyanın en mutlusu oturuyoruz bir arada. Petkim grubu. Herkes olması gerektiği yaşta, akılda ve davranışta. Kimse çocuklukta yaşadığı veya yaptığından dolayı eksik değil, üzgün hiç değil, herkes olsa olsa mutlu ve gururlu. Böyle bir çocukluk yaşadığına. Çok üzgün çocuklarına yaşatamadığına! 

Adı üstünde çocuktuk o zaman; Aziz Nesin 'de yazdığı gibi '' Şimdiki çocuklar harika'' idik. 

Düşündüm o zamanlar çocuk olanlar şimdi anne olmuş. Ama bir yerlerde ipin ucunu kaçırmış, abartmış ve kendini EN İYİ BİZ sendromunda bulmuş.

Yine düşündüm. Rahmetli Aziz Nesin yaşıyor olsaydı kesinlikle şu zamanda '' Şimdiki Anneler Harika !! '' kitabını yazardı dedim.

Düşünmekten öteye gittim. Evdeki kütüphanemde buldum kitabı. Açtım önsözü;



'' Ben terbiyeyi, terbiyesizlerden öğrendim''
Ebül-ala Magari

Charlie Chaplin ''Dinle beni Walt, çocukları akıllı uslu, büyükleri de çocuk ol al '' derdi.
Walt Disney

Bu romanı, salt çocuklar için değil, ana-babalarla öğretmenler içinde yazdım
Aziz Nesin

İlerledim sayfalarda, yıl 1967 ilköğretimde yapılan gerçek bir anket çalışmasından örnekler verilmekteydi.

'' Çocuğunuzun idealindeki annenin yerini almak istiyorsanız, anketin sonuçlarına göre yapacağınız ilk hareket sinirlerinize hakim olmaktır. Çünkü en fazla sinirli olmanızdan dolayı şikayet etmektedirler ve sinirli olmamayı başardığınız an çocuğunuza yaklaşmaya ve onu arkadaşmışcasına yardım etmeye çalışınız.

Derslerinde ve tek başına çözemeyecekleri problemleri olduğu zaman muhakkak yanında olunuz.
Çocuğunuzun en aşağı sizin kadar zengin bir iç dünyası olduğunu düşünerek, onun kişiliğine önem veriniz ve sizi her zaman güzel görmek istediğinizi unutmayın.Evde taranmamış saçla düşük çorapla gezmeyeceksiniz.

Çocuğunuza bir arkadaş gibi davranmalı,hatta onunla oyun bile oynamalısınız  diyor hatta çocukların %80 'i sarışın anne istiyor, buna sebebi olarak sarışın anneleri yumuşak olarak kabul ediyorlar.''

 1967 Türkiyesinde ilk öğretimde okuyan çocukların beklentilerini böyle dile getiriyor Aziz Nesin...

Vardım sonuca ; O zaman bu beklentilere sahip, o zamanki harika çocuklar  büyüdüler anne oldular ve bu beklentilerin fazlasını hatta aşırısını, gereksizini, en hatasızını, en mükemmelini veren, sarışın mı sarışın şimdiki harika anneler oldular etrafımızda!!!

Bu arada kitabın ilk hikayesi olan '' Amerika'yı yapan mimar ''ı hemen okudum, yine çok güldüm, yetmez Ela'ya yüksek sesle okudum. Aklını ve kalbini çeldim, okumasını istedim. Ümit yok ama belli olmaz...

Sarışın olmama rağmen eğer ben de bu harika anneler gibi davranırsam bir gün; açık ve seçik bir ihtarı hak etmişimdir demekki. Bir an bile tereddüt etmeyiniz, veriniz ihtarımı,  istediğiniz gibi eleştiriniz.

Ki silkelenip kendime geleyim.

Marketten bir şeyler çalan çocuk olduğumu hiç unutmayayım. Şimdi nasıl bir birey olduğumu unutmadığım gibi...









23 Kasım 2014 Pazar

Babaannem

Benim yaşamaya olan tutkum sanırım ailemden miras bana. Anne tarafım hastalıklarla boğuştuğu için ağız tadı ile hayatı yaşama şansları da, ömürleri de çok yetmemiş  ama baba tarafım bu konuda  hem daha şanslı çıkmış hem de bana miras bırakmış.

Ben, Kuva-yi Milliye ruhu için, ülkesi için savaşmış ailenin torun çocuğuyum. Savaşçı kimliğimi, pes etmeyişimi, misyoner ruhumu onlardan aldığımı düşünürüm hep. Babaannemin babasından.
 O devirde matematik öğretmeni kendisi. Bu özelliği ile Kuva-yi Milliye'nin kasası olmuş. Harbe katılıp 2 sene haber alınmamış. Sonra dönebilmiş ailesinin yanına; yerleşmişler Edirne'ye. 2 kızları ile birlikte. 
Birisi babaannem. Ailenin büyük ve idealist kızı.
1911 doğumlu. Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerinden. Atatürk'ü bizzat görmüş olan. 
Ölüm döşeğinde'' Benim için üzülmeyin, Atatürk'e kavuşacağım sonunda '' diyen. Arkasından bu sebeple gözyaşı dökmemi engelleyen.
Kız kardeşi de matematik öğretmeni. O hem havalı hem de gösterişli , babaannem ise ayakları yere basan, mantıklı.

Babaannem kocasını çok sevmiş, Edirne 'de öğretmenlik yaparken kocasını İstanbul 'da diş hekimi tahsiline yollamış, o sırada eve bakmış geçindirmiş. Kocası, yani benim hiç tanımadığım dedem, diş hekimi olmuş, Edirne'ye dönmüş dönmesine  ama muhabbeti, sosyal ilişkileri ve edebiyata olan düşkünlüğü
 '' Başkalarının ağız kokusunu çekmek istemiyorum '' ile birleşince edebiyat öğretmeni olmuş. Diş hekimliği ruhsatı başkasına verilmiş; başkası O'nun diploması ile muayene açmış, yürümüş gitmiş. Benim hiç tanımadığım, ama çok sevilen, sohbetlerin hep başköşesinde olan dedem, keyif ve güzel sanatlara  hep düşkünmüş, babaanneme göre daha hovarda ve aklı havada imiş, çok erken yaşta ardında 20,17,14 yaşında 3 çocukla babaannemi bırakıp; göçüp gitmiş.

Babaannem sanırım O'nu pek de affetmemiş. 

Kocasının tahsilini sürdürmesine verdiği destek , çocuk yetiştirme sorumluluğu ve  evi geçindirme sorumluluğunun yanısıra aşkla yaptığı öğretmenlik mesleğinde çok kıymetli gençleri hayata hazırlama sorumluluğu O'nu her zaman başını kimseye eğmeyen, idealist ve savaşçı bir kadın yapmış. Atatürk devrimlerinin kadını. 
Öyle ki eğitime her daim çok önem vermiş; kuruluşunun 5. senesinde önce 17.yaşındaki babamı; babamdan 3 sene sonra da küçük halamı Edirne Lisesinden AFS (American Field Service ) ile ABD 'ye yollayacak kadar vizyonermiş. 1911 Türkiye'sinde doğan bir kadının ayrıca tenis oynaması, keman çalması ve at binmesinden ise bahsetmeyeceğim. Zira bana bile masal gibi geliyor. Fotoğrafları ile ayrıca anlatmam gerek.

Babamın bu tecrübesinin benim gelişimimdeki etkisi ise  çok büyüktür. Kayıt altına daha sonra mutlaka alınmalıdır.

1957 yılında (AFS) örgütüyle yapılan bir anlaşma sonucunda, okulumuz öğrencilerinden seçilen bazı arkadaşlarımız, bir yıl süre ile Amerika Birleşik Devletlerinde okudular. Bu proğrama katılan ilk üç arkadaşımız Bilim Ertekin (Makine Mühendisi ve Petkim E. Müdürü), Aynur Sümer (Dünya Bankasında Uzman) ve Özer Ertuna (Boğaziçi Üniversitesinde Prof. Dr.) olmuştur. Daha sonraki yıllarda, birçok arkadaşımız bu proğramdan yararlanarak Amerikaya gittiler.

Ankara' dan İstanbul'a tren ile 1 günlüğüne arkadaş günlerine gidip gelecek kadar hayat enerjisi olması, arkadaşlarına karşı her daim vefalılığı , disiplinli yapısı, üniversitede O'nun yanında okurken her sabah '' hadi beni kandıramazsın dersin başlıyor '' diyecek kadar ders programımı bilen, benden önce ağbimin sorumluluğunu üniversite döneminde alıp, herkesin haberi ( halam, eniştem vs ) varken bir tek babaannemden habersiz Ankara'dan İstanbul'a gidip gelen ağbime '' Mendebur herif, neden bana söylemedin '' diye ciddi ciddi kızan, ister ev işi ister başkalarının işini 1 kere bile aksatmayan, acaip güzel yemek yapan, 90 yaşına kadar alışverişini kendisi yapan, O varken evde çocukları dahil kimsenin ev işi yapmasına izin vermeyen  ( hem beğenmez hem de izin vermezdi) 90 yaşında tereddütsüz Ankara'dan İstanbul 'a temelli taşınan, 97 yaşında öldüğünde; ölmeden kısa bir süre öncesine kadar haftada 1 boğaza inme sevdası ile asansörsüz bir apartmanın 3. katından yardımsız çıkıp inen, 60 yaşındaki halama evde oturmasını yakıştırmayan , üniversitedeki görevine devam etmesi için tatlı tatlı baskı yapan, 92 yaşındayken kızım Ela 'ya halen hırka örmek için örnek çıkartan; katarakt gözlerine iyice ket vurmuşken kitap sayfalarının- kütüphaneci kızı halam vesilesi ile - en büyük fontlarda büyütülmüş halinde okumaya devam etme azmi gösteren babaannenim aslında tek yaptığı 
''  yaşadım diyebilmek için '' demek değilde nedir ? 


Tıpkı 2  hafta önce izlediğim Genco Erkal'in Nazım Hikmet'in '' Yaşamaya Dair'' oyununda bana iliklerime kadar hissettirdiği gibi. 
Babaannemi hissettirdiği gibi. 
Kendimi dizelerde bulduğum gibi.
Yazanın mı yoksa oynayanın mı tutkusu beni sarstı; yoksa evrendeki en büyük enerji birleşmesi buymuş da o yüzden beni sarsmış; bilemediğim gibi.

Tek bildiğim babaannem gibi kadınların az olduğu.

Gerçek Cumhuriyet kadınlarının ve cumhuriyet öğretmenlerinin şu devirde az kaldığı.

Bugün 24 Kasım. Öğretmenler günü.
Başta rahmetli babaannemin, anneannemin, her iki dedemin ve bende emeği olan tüm öğretmenlerimin öğretmenler günu kutlu olsun.

Sayın Nazım Hikmet toprağınız bol olsun. Sizi daha iyi ve yakından tanımak artık boynumun borcu.
Sayın Genco Erkal enerjiniz daim olsun, bize örnek olsun. En kötü gününüz o akşam sahnede devleştiğiniz gibi olsun. 





Yaşamak şakaya gelmez, 
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın 
                       bir sincap gibi mesela, 
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden, 
                       yani bütün işin gücün yaşamak olacak. 
Yaşamayı ciddiye alacaksın, 
yani o derecede, öylesine ki, 
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda, 
yahut kocaman gözlüklerin, 
                        beyaz gömleğinle bir laboratuvarda 
                                    insanlar için ölebileceksin, 
                        hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, 
                        hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken, 
                        hem de en güzel en gerçek şeyin 
                                      yaşamak olduğunu bildiğin halde. 
Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı, 
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin, 
           hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil, 
           ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için, 
                                      yaşamak yanı ağır bastığından. 
                                                                                     1947 
2 
Diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız, 
yani, beyaz masadan, 
              bir daha kalkmamak ihtimali de var. 
Duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini 
biz yine de güleceğiz anlatılan Bektaşi fıkrasına, 
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden, 
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz 
                                en son ajans haberlerini. 
Diyelim ki, dövüşülmeye deşer bir şeyler için, 
                               diyelim ki, cephedeyiz. 
Daha orda ilk hücumda, daha o gün 
                           yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün. 
Tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu, 
                        fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz 
                        belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu. 
Diyelim ki hapisteyiz, 
yaşımız da elliye yakın, 
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının. 
Yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız, 
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla 
                                    yani, duvarın ardındaki dışarıyla. 
Yani, nasıl ve nerede olursak olalım 
          hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak... 
                                                                      1948 
3 
Bu dünya soğuyacak, 
yıldızların arasında bir yıldız, 
                       hem de en ufacıklarından, 
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani, 
                       yani bu koskocaman dünyamız. 
Bu dünya soğuyacak günün birinde, 
hatta bir buz yığını 
yahut ölü bir bulut gibi de değil, 
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak 
                       zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız. 
Şimdiden çekilecek acısı bunun, 
duyulacak mahzunluğu şimdiden. 
Böylesine sevilecek bu dünya 
"Yaşadım" diyebilmen için... 
Nazım HİKMET

20 Kasım 2014 Perşembe

Guru İpek

Yaklaşık 1,5 ay oldu NYC'dan döneli ama izleri halen devam etmekte. Anca sindirdim belki de yaşadıklarımı yazmak o yüzden şimdiye kaldı.

Bir kere Bradley Cooper 'in etkisi halen devam ediyor. Tesadüf bu ya tanıştıktan 10 gün sonra Twitter hesabı açtı. Durur muyum? Hemen twit attım.'' Bana halen bir fotoğraf borçlusun'' dedim. ''Belki yakın zamanda İstanbul 'da görüşürüz'' gibilerinden bir şeyler geveledim.140 karakterde bitirdim tabi ki. Twitter'da profilimde fotoğrafım yoktu, hemen tanıştığımız geceki saç modelimin aynısı olan bir foto buldum, beni daha kolay tanısın diye profil fotosu yaptım. Ve gelecek cevabı beklemeye başladım...

O gün bugündür cevap bekliyorum!!!! Bu arada -tam 10 gün içinde- twitter aleminde kuş olup uçtu gitti;kendisine hızlıca bir instagram hesabı açtı ve yoğun bir instagram kullanıcısı oldu( Instagramın önlemez cazibesine kapıldı haliyle) Therealbradcooper'dan takip edebilirsiniz kendisini.


Benim O'na gönderdiğim mesaj ise aklına kazındı. Hayır şaka değil; bir gün İstanbul 'a gelirse, çıkarım yine karşısına. Kimbilir belki de olurum yanında...Şaka canım şaka.

....................................................................
Arada sırada da bahsettiğim üzere yaklaşık 1,5 senedir düzenli denilebilecek kadar bir rutinde yoga yapıyorum. Özel bir hocadan; arkadaşlarımla birlikte. 

Yoga; önce bedenimdeki sınırlarımı yok etmemi; sınırsızlığı öğretti bana. Eğer bir hareketi yapabileceğime kafaca inanırsam bedenimin de yapabildiğini kanıtladı. Beden ve zihnin mükemmel uyumunun nelere kadir olduğunun ufak ipuçlarını tattırdı. Yoga felsefesinin derinliklerine şu an dalmak istemesem de, yüzeyinde dolaşmaktan memnun olsam da ;ufak tefek denemeler yapmaktan da geri durmuyorum. 

İstanbul 'da dolaylı olarak tanıdığım yogilerin NYC 'de takip ettikleri, hatta takip ettiklerinden ziyade muridi haline geldikleri bir guruyu deneyimlemek istedim oradayken. Öyleki,bu kişiler düzenli olarak bu guruyu ziyaret ediyor; ondan yeme içme reçetelerini alıyorlar (pek tabi vejeteryenler), gurunun söylediği zaman dilimine göre yaşamlarını kurguluyorlar. Sadece bu kısmını bilmek ve  duymak bile benim için olağanüstü bir saygıyı ve merakını da beraberinde getiriyor. 

Öykünmek, yüceltmek, hayran olmak gibi yüce duygular beslemiyorum bu kişilere. En yoğun hissettiğim olsa olsa; bu rutini devam ettirebildikleri için saygı duymak ve başkalarını bu denli etkileme gücüne sahip guruyu daha yakından tanıma merakım olur. Oldu da. Önce internetten zamanı bana uygun olan bir derse kayıdımı yaptırdım , sonrada kalktım gittim Dharma yoga merkezine.http://www.dharmayogacenter.com

NYC 'nin oldukça merkezi bir yerinde; geniş bir stüdyoda, haftaiçi öğlen saat 12.00' de, -bu zamanda da kimler gelir diye merak ettiğim bir saat diliminde- bu denli karma bir grubu görmeyi beklemiyordum. Kalabalığa ve çeşitlilliğe neden şaşırdım ben de bilemedim. En nihayetinde NYC 'nin temsili profili orada bulunmaktaydı. Her milletten,ilk bakışta hemen özgünlükleri ile dikkat çeken bir profil bulunmaktaydı. Vücutları; manken kıvamından uzak    ama ilerleyen dakikalarda -anladım ki -elastik kelimesine yeni anlamlar kazandırmış olanlardı.

Bu denli karışık ama kendinden emin grubun içerisinde bir de ben vardım. Hemen kendime en arkada bir yer buldum ve meraklı gözlerle izlemeye başladım. Heyecanlıydım, biraz da çekingen. Ama umutsuz hiç değildim.


Başladıktan tam 5 dakika sonra '' Bizim yaptığımız asanalara hiç benzemiyor, ama neyseki fena değilim uyum sağladım '' dedim.

 7.dak. guru ile göz göze geldik. ''Yandım beni fark etti'' dedim.Zira yavaş yavaş gruptan kopmaya başlamıştım.

20. dak.''Allahım ne zaman bitecek bu ders; ne işim var diye '' pişmanlık duymaya başladım.

25. dakikada sağıma , soluma alenen bakıyordum. Hareketleri anlamıyor, onlara bakarak yapmaya çalışıyordum.

40 yılda bir bildiğim bir hareket oluyordu da onu yapıyor olmaktan mutlu oluyor, gururlanıyordum.''Yok ya iyimiyim neyim'' havalarına giriyordum. Sanal bir sevinçti ama olsun.

Bu aşamaya kadar guru tam 3 defa yanıma gelmiş, her birinde hata bulmuş öğretmen edasıyla bana bir takım laflar ediyordu. Hevesim yavaş yavaş sönmeye, orada bulunduğum her saniye için pişman olmaya başlamıştım ki bir hareketime koca salonun taaa orta yerinden bağırararak '' Ha ha ha... ellerin ne kadar da komik duruyor öyle deyince '' inamamadım. Önce kulaklarıma inanamadım; sonra guruya baktım ve emin oldum ki beni gösteriyordu, sonra ellerime baktım; evet yanlış duruyormuş ama sınıfın orta yerinden herkesin içinde azarlanmayı da hak etmemişti. Hayır yanlış vs olsa da koskoca gurunun elleri ile beni gösterip dalga geçmesine inanamamıştım. 

Ne de olsa kendisi bir guru idi ve müritleri kendisine hayatlarını teslim etmiş, ne derse onu yapıyorlardı.O ise kalkmış benim elimle dalga geçebilecek kadar sığ bir davranışa kendini mahkum etmişti.

Artık tepem atmıştı ama diğerlerine olan saygımdan çıkıp gidemedim. Maalesef  daha koca bir 30 dakika vardı dersin bitimine. Sabır ve tevekkül içerisinde dersin bitimini bekledim; sağımı ve solumu izleyerek ki bu yoga da kabul edilemez bir durumdur. Herkes elinden gelen en iyisini kendi yoga mati üzerinde yapmaya çalışır. Çalışmalısın, denemelisin der yoga felsefesi. Bir seyir ortamı yoktur. Herkes içindekinin en iyisi olmaya çalışır.

Neyse izlerken ortamdaki insanların kendilerini gösterme çabalarına, hakikaten bir sirki andıran iddialı pozlara bakakaldım. Bu arada guru bence beni kast ederek '' pratik hayattaki en önemli şey. Vazgeçmeyin yapın'' demeye devam etse de benim için hiçbir şey ifade etmedi. Öğrencisine takan sevimsiz bir hocadan bir farkı olmamıştı benim için. Heves kırıcı uslübu ve küstahlığı ise kalbime kazınmıştı.

Toplam 1,5 saat süren dersin son 10 dakikası shavasanaya ayrılmıştı.Tam yırttım, artık gevşeme ve rahatlama zamanı dedim ve guru yanımda bitti. Ayaklarımı sarsıyordu, ellerimi kollarımı çekiştiriyordu. Halen kontrollü olduğumu görünce de '' yeterince gevşek değilsin, kendini daha fazla bırakmalısın, adeta bir ölü gibi olmalısın '' demeye devam etti. 

Doğru bir tespit olmasına karşın, yeterince gevşemeyişimin sebebinin kendisinin olduğunu söylememe gerek yoktu.

Ders bitti; arkama bakmadan koşar adım çıktım stüdyodan. Kafamı bile kaldırmak, kimse ile göz göze gelmek istemedim.

Sadece asansör beklerken aşağıdaki resim çarptı gözüme. Oha dedim.

'' Tamam boyumu aştı belki ait olmadığım bir dünyanın kapısını erken aralamışım'' 'dedim. Özeleştiri yaptım.

Ama bir şeyi tekrar çok derinden hissettim. 

Guru dediğin kişi de etten ve kemikten yapılmış, halen fani dünyanın nimetlerinden faydalanan, sizin benim gibi bir fani ise ; bu kadar ciddiye almak neden ? 

Bu denli müridi olmak, reçetelerini 1-1 koşulsuz uygulamak; aklı, sağduyuyu, kalbi dinlemeyi bırakıp , sadece O'nu dinler hale gelmek, O'nu koşulsuz yol gösterici kabul etmek NEDEN ? 

Sentezlemek varken; koşulsuz kabul etmek, koşulsuz itaat NEDEN ?

Hiç egosu olmaması gereken, Guru mertebesine gelmiş bir kişinin salonun ortasından '' ha haa ellerinde ne kadar komik duruyor  ? '' diyerek ego dilinden konuşmasına tanık olduktan sonra ben de kendimi guru ilan ettim. Müsadenizle. Oldum. Bitti.

Guruluk taslayacağım alanımı henüz belirlemedim ama olsun. Birkaç vaade de onu da sizlere bildiririm.

Sevgiler
Guru İpek. 




Bu arada aşağıda Temmuz 2014 'de kendisi ile yapılmış bir röportaj var. Biraz uzun olmakla birlikte izlemenizi isterim.

Merak edenlere bir not; Guru Sanksritçede '' öğretmen '' veya '' usta '' anlamına geliyormuş.Özellikle de Hint dinlerinde kullanılıyormuş.Kaynak: Vikipedi

Gurunun ismi ise ; Dharma Mittra.


http://www.youtube.com/watch?v=-yI0u1sL9sc

9 Kasım 2014 Pazar

Orası ODTÜ


Anlatmayı hep çok sevdim ben. Bildiklerimi, bilmediklerimi, yeni öğrendiklerimi. Kalbimden geçenleri. İkna etmeyi.
İlkokulda bebeklerimi dizer anlatırdım okulda öğrendiklerimi. Ortaokulda ise günlüklerime anlattım hissettiklerimi. Uzunca bir süre ise arkadaşlarım dinledi anlatmak istediklerimi. Ta ki iş hayatına başlayıp kendi sahnemi yaratana kadar. Tam 18 senedir arada ufak tefek kesintiler olsa da anlatmaya devam ediyorum ben. 

Önce kendime ait olmayan, yönetmekte olduğum uluslararası markalar için; son 4 senedir ise kendi geliştirdiğimiz, yarattığımız hizmetlerimiz için. Dinleyicilerimiz, seyircilerimiz, ürün veya hizmetlerimizi deneyimletmek istediklerimiz hep değişti; sahada çalışan marka destek ekiplerinden şirket CEO'larına; yöneticilerimden yönettiğim ekiplere kadar çok farklı dinleyicilerim oldu. Kimi zaman çok heyecanlandım, kimi zaman kendimi tekrar ettim, çoğunlukla karşımdakilerden hep bir şey öğrendim kimi zaman ise keşke daha iyi hazırlansaydım dedim ama neticede bir şeyler anlatmayı, dinlenilmeyi ve karşılıklı etkileşimde bulunmayı hep çok sevdim. İz bırakmayı da. Her zaman iyi olmasa da. 

Ama bu son defa tecrübe ettiğimiz benim için  çok farklı idi. Başka izler bıraktı, başka kapılar açtı yüreğimde. 

Bu seferki sahnemiz;

Yer; ODTÜ
Fakülte; İİBF ( İktisadi ve İdari İlimler  Fakültesi)
Program; Girişimcilik Sertifika Programı
Katılımcılar; Girişimci olmak isteyen ODTÜ'lü lisans, lisansüstü, mezun, halen aktif profesör olan, Teknokent çalışanı vs gibi oldukça karma bir grup.

Sahnedekiler;
ODTÜ İİBF İşletme '95 mezunu ortağım Bahar ve
ODTÜ İİBF Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi '96 mezunu ben...

Konumuz; Girişimcilik için en önemli unsurlardan  yaratıcı ve yenilikçi düşünme için araç ve yöntemler.

Toplam saatimiz : 10 saat

Bu sene 2. defa gidişimiz bu iş için ODTÜ 'ye. Ama ancak dank etti kafamıza yarattığımız etki, yaptığımız iş ve karşımızdaki beyinlerin farklılılığı ve kıymeti. Hele ki hevesleri. Birde sivri dilleri. Ders anlatırken ellerinde telefon olmasını önce yadırgadım; ekrandaki slideların fotoğraflarını çekmelerine şaşırdım ama en çok şaşırdığım ders bitince oldu. Ders esnasında söylediğimiz şeylerin çoğu twit atılmış eş zamanlı. Bizler de hashtagleri olmuşuz dolayısıyla. Eskiden dinleyicilerimizin ne kadar etkilendiğini, iyi bir iş yapıp yapmadığımızı kendileri söylemedikçe anlamakta zorlanırdık. Şimdi daha kolay; duyduklarından etkileniyorlarsa twitter'dayız; eğer yeni bir şey anlatmıyorsak, ilgi çekmiyorsak, ya çat diye söylüyorlar ya da derse gelmiyorlar. Karneniz  bu kadar kolay geliyor artık elinize. 

3 günün sonunda karnemiz ''pek iyi''. 18 yılın bence en güzel karnesi. Bütün emeklerimin en değerlisi. 18 sene önce kapısından çıktığım, şimdi dünyanın en iyi 85. üniversitesinde karşımda en eleştirel, en anarşist, en rocker, en gerçek Türkiye'yi her zaman temsil eden, birbirinden kıymetli pırıl pırıl beyinler bana, bize emeklerimizin boşa gitmediğini hatta daha fazlasını yapmamız gerektiğini yüzümüze öyle bir çarpıyor ki mahcup oluyorum.

Mahcup oluyorum onca yıl ki bencilliğime. ODTÜ'lü öğrenci okutmaktan öteye geçmeyen desteğime. Halbuki onlar danışacak akıllar istiyorlar, tıpkı bizim gibi bu yollardan daha önce geçmiş. Ellerinde geçmişe göre daha fazla imkan var ama  endişeleri de var. Orası Ankara. İstanbul'u halen Wall street gibi erişilmez bir dünya olarak görüyorlar. Erasmus vs gibi programlarla dünyayı tecrübe ediyorlar ama ruhları da cepleri de halen temiz. 

Nasıl da unutuyor insan. Nasıl da düşüyor peşine paranın, bürünüyor insanın ben'cil haline.

Orası ODTÜ. Halen Marksist düşüncenin yaşatılabildiği bir yer.

Orası ODTÜ. Halen Devrim'de sloganlar atılıyor, halen direnişçi ruh kendini her yerde belli ediyor. 

Orası ODTÜ. Halen otostop çekiliyor. Yeşil parka en çok orada görülüyor. 

Orası ODTÜ. En çok aşık orada. Kütüphane köşesinde de , yeşil çimenlerde de, kantinlerde de. (Bizim zamanımızdan  daha çok gibi geldi Bahar ile bana:)

Orası ODTÜ. Herşeyin ilklerini yaşadığım yer. 

Orası ODTÜ. Halen tuvaletler kötü ve pis. 

Orası ODTÜ. Midterm öncesinde kütüphane hınca hınç dolu.

Orası ODTÜ. Sonbaharın en güzel hali.Central Park halt etmiş yanında. 

Orası ODTÜ. Ülkemizin en berrak beyinleri, geleceği, umudu orada. Umutlular da. 
Çıkış yolları beyinlerinde hevesleri yüreklerinde. 
Öğrenciler ama farkındalar.
Alternatif üretmeye çalışıyorlar.
Girişimci olmayı deniyorlar.
Tek bildikleri çok çalışmak. 
Ama yollarını aydınlatacaklara, fikir vereceklere, fikirlerini tartışacaklarına ihtiyaç duyuyorlar.


22 sene önce girdiğim kapıdan başka hislerle çıktım bu defa. Sadece hislerde kalmayacak aksiyona dönüşmesi gereken misyonlarla dolu bu defa.

Eminim daha iyisini yapacağıma. Yapacağımıza.

Değil mi Baharım, ortağım?


Orası ODTÜ. Benim çok şey borçlu olduğum yer.

Kayıt altına alınmalı.Her bir köşesi.

Kütüphaneden ...

İlk rektör adına ...

 Devrim stadyum


Devrim 'de düğün...



ODTÜ'den halen en yaygın araç...



 ODTÜ 'de layık olmayan bir kariyer fuarı.










14 Ekim 2014 Salı

Dilemeye devam...

''İsteyin yeter. ''

''Kalpten dileyin yeter. ''

''Evrene mesajınızı gönderin yeter. Tabii ne dilediğinize de dikkat edin ''

der bilimum kuantum fiziği, kişisel gelişim, olumlu düşüncenin gücü vs gibi konularla ilgili kitaplar.

Eğer ben de bir gün kitap yazarsam dilediğim herşeyin -imkanlı imkansız - başıma nasıl geldiğini, ben de yarattığı tarifsiz izleri kimi zamanda güçlü dileklerimin bendeki tahribatlarını anlatmak isterim. Anlatmaktan öte kitaplarda yazılan şeylerin imkanlı olduğunu  paylaşmak isterim. Kimbilir  belki de ikna etmek istediğimden yazmak isterim.

Ama eğer  burası ''an'' a dair herşeyi akıttığım bir mekansa; şimdilik bırakalım geçmişi, şimdiki zamandaki ''an'' a odaklanalım. Şimdiki zamandaki kalbimden geçirdiğim dileklerime...

Haziran 2013, Batı Yakası ABD

Bir kafede oturmuş elimdeki dergiye bakarken çok beğendiğim Bradley Cooper'in oturduğum kafe bölgesinde tam 5 gün önce görüldüğünü okudum. Normaldir değil mi celebrity dediğimiz kişilerin Amerika'nın özellikle belli bazı bölgelerinde karşımıza çıkması. Bizim olmasa da  o bölgede yaşayan halkın sıkça karşılaşabileceği hatta sırad''an''laşabileceği '' an''lardır böyleleleri. Bunu okuduğum an, çıkarttım telefonumu, çektim haberin resmini, yazdım dostum Elif'e bir mesaj;

'' Ben de göreceğim Bradley Cooper'i. ''

Dedim demesine ama tam 10 gün sonra benzer dergilerin tekinde Wimbledon tenis turnuvasında görüldüğünü okudum. Ben daha Batı yakasında idim. Olmayacak bu iş dedim. Ama sadece O an olmayacağını düşünmüştüm.

Ekim 2014, Doğu Yakası ABD 

4 sene sonra ilk defa tekrar gidiyordum Doğu Yakasına. Benim için hep farklı bir anlamı vardır
NYC' nin ama o  ayrı bir yazı konusu. 1-2 güne. Şimdi gelelim sadete.

2 çiftiz NYC'de. Beyler iş gezisinde eşler tamamen ilham peşinde. İlham bol. Hepsinin de peşindeyiz maşallah. Ama dediğim gibi kalsın az sonraya.

Bir gece yemek sonrası otele dönerken otelin önünde flaşlar patlayınca dedim ki ''hemen gelin, birileri var.''

Otelin lobisine yürüyen merdivelerle çıkıyorsunuz. Tam merdiven başında, önümde önce uzun boylu siyahi, modele benzeyen kıza odaklanmaya çalıştım. Kim olduğunu çıkartmaya çalışırken kafamı kaldırdım başka bir modeli gördüm. Ama O'nu hemen tanıdım. ''Cara Delevigne '' Beyleri çoktan arkada bırakmış arkadaşım Burcu'ya seslendim. O sırada yürüyen merdivende çoktan modelin yanına gelmiş; resim çektirip çektiremeyeceğimizi soruyordum. Nazikçe hayır dedi. Kırılmadım ama merak duygusu oluştu. ( Genelde de hiç meraklı değilimdir !! )

Hoş, çıtı pıtı bir kızdı. Sıradışılığı bir tek bere takmış olmasıydı. Onun dışında sıradandı.




29 Eylül 2014 Pazartesi

Doğru zaman, doğru insan


Şu anda Bahar ile oturmuş iş yaparken birilerinin e-mailini bulmaya çalışırken karşıma çıktı bu mail. Neredeyse tam 1,5 sene önce yazılmış. Benden Ümit'e gitmiş. Modacı Ümit Ünal 'a. Modacı kimliğinden öte benim için bilge aklı ve yüreği ile ağzından bal akıtan sohbetleri ile hayatıma başka anlamlar katmış ve öyle iz bırakmışlar ki bende O'na bunları yazmak, hissettirtmek ve paylaşmak isteği uyandırmış. Uzun zaman oldu görüşmeyeli kendisi ile. Zamanı var belki de. Tekrar yollarımızın kesişmesine.

Hep dediğim gibi tesadüf mesadüf. Doğru zamanda doğru insan çıkmalı insanın karşısına. Ümit gibi. Nice değer verdiğiniz kişiler gibi.


''Ya Ümit ben tesadüflere çok inanırım. Benim için tesadüflerin hep çok anlamı olmuştur. Öyle böyle değil. Bir gün anlatırım.

Sen de bence benim hayatıma tesadüfen girmiş birisi olamazsın. Her konuşmanda, yüreğini her açtığında başka bir çekim alanı yaratıyorsun inan.

Bu yeryüzünde; çok az kalmış, ender yürekli - gerçek anlamda yürekli - güzel insanlardan birisin. Lütfen önce sen kendi kıymetini çok iyi bil.

Ben şahsen her geçen gün, seni daha iyi tanıdıkça inanıyorum ve tüm kalbimle biliyorum ki daha fazla  yüreklere dokunmalısın. Ama kendini yormadan. Azar azar arada çoşarak. Ben herbirimizin bir misyon ile bu dünyada varolduğunu düşünüyorum.

Senin misyonunda bence ; kimi zaman yüreklere ÜMİT IŞIĞI saçmak; bazen kişileri sarsarak kendilerine ayna tutmalarını sağlamak, samimi olmayan yüzlere, kalplere samimiyetin ne olduğunu ŞAK diye  vurmak, kimi zaman fani zevklerin, arzu ve ihtirasların peşinde koşanlara çelme takarak kendine gelmelerini sağlamak ve daha sayamadığım ve çok az insanda var olduğuna inandığım   yeti, sezi, zeka, pırıltı, kalp, yürek, cüret ve cesaretin birleşiminden daha büyük bir şeye sahipsin.

Çok şanslısın. Ben de seninle tanıştığım ve bunları yüceltebildiğim için çok şanslıyım..!!



17 Eylül 2014 Çarşamba

Canım kızıma mektup-11. Yaş

Canım kızım Ela'm,

Aslında sana hergün kafamda mektuplar yazsam da yaş dönemlerinde bunu kayıt altına almak çok daha anlamlı oluyor sanırım. Nedendir bilinmez ama  yaz bitip de yeni yaş dönemine girdiğin şu günlerde sana dair herşey çok daha belirgin oluyor. Belki de yeni bir mevsimin geçişinde yeni bir sen oluyorsun. Halbuki neredeyse 10 sene önce sen bak nasıldın:))


11. yaşına bastığın bugün ; sana dair neler hissettiğimi , sana dair gözlemlerimi aktarmak istedim. Her yaşgününde yapmak istediğim gibi.

Öncelikle son 6 ayda inanılmaz bir şekilde uzadın. Bazen ergenliğe dair beni kuşkulandırsan da fiziğinin ötesindeki halen çocuk olan aklın beni biraz daha zamanımız olduğuna dair ümitlendirmekte. Boyuna ve posuna bakarak söylemem gerekir ki  aslında fiziki olarak bana benzemiyorsun. Uzun bacakların rahmetli annemden, geniş omuzların ise hem benim annemden hem de babandan sana miraslar. Bana çekmediği için çok şanslı özelliklerin var; Güzel saçların, göğe uzanan kirpiklerin ve kaşların... Gelişmiş damak tadın ve iştahın ise ortaya karışık ama maalesef bunu kontrol etmek  senin her zaman gelişmeye açık yönün olacak gibi canım annecim.

Genç kızlığa adım adım yaklaştığın bu zaman diliminde her geçen gün kendini biraz daha tamamlayarak daha bir ''sen'' oluyorsun. Kimliğini üzerine daha çok yakıştırmasını öğreniyorsun. Hep doğru davranmıyorsun ama yanlışlardan ders alıyorsun. Çaba gösteriyorsun. Doğru davranmanı değil öğrenerek gelişmeni her zaman çok takdir ediyorum, sen de bunu çok iyi biliyorsun.

Benim için çocuk olmak önce '' koşulsuz şartsız önce bencil olmaktır ''. Önce kendini inşa etmelisin sağlam temeller üzerine ki hayata karşı sağlam durabilesin. Sanırım bu süreçte kendini daha iyi hissettiğin bir döneme girdin zira daha az bencil davranıyor,  etrafına karşı duyarlı olabiliyorsun.

Başkalarının duygularını keşfetmeye ve anlamaya daha açıksın. Hatta kimi zaman isteklerinden ödün  bile verebiliyorsun. Senin için ''sen'' kadar artık önemli olan başkalarını da açık ara keşfettin. Arkadaşlarını. Senin tabirinle  ne koşulda olursan ol ''satılmayacak olan arkadaşlarını ''

Arkadaşlıklarında önce her türlü adımı ilk karşıdan beklesende bir kere emin oldun mu onların yüreğinden ve sevgisinden; sen de açıyorsun kendi imkanlarını ve sunuyorsun koşulsuz şartsız elindekilerini. Başak burcu böyleymiş ne yapalım annem...



Anne kız olarak aynı değerlere sahip olmak kadar beni mutlu edecek başka bir şey olamaz bu dünyada...Benim için de arkadaşlarım her daim çok özel oldular, ben de gerçek dostlarımı hiç satmadım hayatta. Hiç hayal kırıklığına da uğratmadım onları. Sen de eminim öyle bir dost olacaksın.


Hayattaki en kıymetli dostum,

Bu yaş döneminde iyice belirginleşen başka bir özelliğin ise hayata karşı hevesli ve tutkulu olman. Okuldaki öğretmenlerin de, tenisteki antrenörün de , anne ve baban olarak bizler de aynı kanıdayız. Başarı, para pul vs değil ama heves ve tutkularının insanları geliştirdiği, ilerlettiği, dönüştürdüğünün bu yaşımda deneyimleyen ben bu konuda da gurur duyuyorum seninle.

Zira dünyanın en zekisi de olsan, dünyanın en iyi okullarında da okusan;  hevesin olmazsa yeni şeylere, yeni yerlere, yeni keşiflere nafile. Güç bulamazsan kendinde, inanmazsan yüreğine ne uzar ne kısalırsın annem bu dünyada. Gerçi okyanusları geçip derede boğulduğun zamanlar çok olsada genellikle senin okyanusları geçmeye hevesli halini gördükçe içim biraz daha rahatlıyor.

Derede boğulmamak ise bence senin bu hayattaki en büyük sınavın...Bu konuda sen, kendin, hevesin, azmin ve yaş aldıkça artacak farkındalığın başbaşasınız bu zorlu sınavda. Sana senden başka kimsenin yardımcı olamayacağı bir alan burası. Kendine küçük ve de  önemsiz dertler bulup büyüttüğün, abarttığın bir yer burası. Bil ki yanı başındayım her zaman ama bu derdini çözebilecek olan kendinsin yine annecim...

Hedeflerin var her daim. Hedeflerini arkadaşlarına bakarak oluşturuyorsun. Tıpkı 11 yaşındaki ben gibi. Aşağıdaki resimde ortada oturan 11 yaşındaki ben. Resimdeki toplam 6 kişinin 5'i olarak daha geçen aylarda 40. yaşımızı kutlamaya gittik bildiğin üzere. Ve yine bu 5 kişiden hayatım boyunca çok şey öğrendim. Kimisi eğitim hayatıma kimisi de kişisel gelişimime dolaylı katkıda bulundular. Her zaman çok yakındık ama bir o kadar da rekabet halindeydik. Onlar sayesinde çok iyi ortaokul, lise ve üniversite hayatlarım oldu. Ben de eminim onlara çok farklı şekilde ilham vermişimdir...Umarım seninde hep kıymetli ve örnek alabileceğin özelliklere sahip arkadaşların olur hayatta. Bazen sen bazen de onlar sana ilham vererek ilerletirsiniz birbirinizi bir ömür boyunca.

Gelelim aile hayatına. Çekirdek ailene özellikle de babana ve kardeşine çok düşkünsün. Benim adım senin nezdinde ''baş öğretmen''. Bu rolümden yakınsan da biliyorum ki aslında sende benimle gurur duyuyorsun, zorlayıcılığımı sevmesen de, sana ışık tutarak yolunu aydınlatmamdan memnunsun. Zira tek söylediğin şey su son 2 senedir '' işime karışma anne ''. Sınırların doğru çizilmesi çok önemli zira sen her daim sınırları zorlamayı seven asi ruhlu bir savaşçısın. Bu yüzden sık sık çatışsak da biliyorum ve hatta eminim ki armut eninde sonunda dibine düşecek. Sadece biraz zaman geçmesi gerekecek. Senin deyiminle ''atarlanacağım'' günler var önümüzde annecim. Az sabret.


Çekirdek ailen dışında Orhan deden senin herşeyin. Çok kıymetlin. Koşulsuz sevgiyi gürül gürül akıtanın. Seni gerçek anlamda şımartanın. Her şeyi sana ilk olarak almak isteyenin. Aslında daha ilk günden O haklıydı...Sadece kabullenmem zaman aldı. Sen hık demiş de dedenin ve kendi ailesinin  burnundan düşmüştün. Duruşunuzdan, beceri yelpazesine, hevesli oluşunuzdan, kibrinize her yönüyle benziyorsunuz. Bana ise 11 senenin sonunda bundan gurur duymak kalmakta. Bilirsin ben de dedeni ayrı bir severim. Umarım senin de  en az O'nun kadar severek ve tutku ile yapacağın bir mesleğin olur annecim. 

Sana bu hayatta verebileceğim en kıymetli ve özel hediye ise;yanındaki yakışıklı kardeşin. 
Senin misyonun dünya ise O'nun misyonu da ''sen '' sin. Sana koşulsuz sevgi veren, yetmez durup durup seni öpen, seni örnek alan bir o kadar da seninle rekabet halinde olan bu küçük adam eminim ki ileride senin için çok dünyalar yaratacaktır. Kıymetini bilmeni dilerim annecim.
Fark ettim ki aslında senin için şimdiden  özel adamlar olmuş kendi küçük dünyanda...O adamlar sana koşulsuz sevgi sunarken ben de her daim sırtını yaslanabileceğin, kökleri çok sağlam olan bir ağacım adeta...


Nice mutlu senelere canım kızım... Hayatta her şeyin gönlünce olmasını dilerim. 
Seni çok seviyorum.
Baş öğretmen annen...

4 Eylül 2014 Perşembe

Suret


Son 6 ay içerisinde birbirinden çok farklı ve çok özel 3 seyahat yaptım. Biri çocuk çoluk ailemle, biri kocam ve dostlarımla bir tanesi de 35 senelik hayat arkadaşlarımla idi. 
Marakeş, Amsterdam ve İtalya...

İzleri silinmeyecek, duyguları hiç kaybolmayacak cinsindendi hepsi. Tüm seyahetlerimde beni en çok etkileyen ışık, doğa, gökyüzü ve sonucunda ortaya çıkan renkler oldu. 
Kimi soluk, kimi çok renkli, kimi tezat, kimi çok ahenkli kimi loş renklerdi. Bazen göz açtırmadı bazen de öyle sarardı ki etraf şaştım kaldım. Bildim ki hepsi beni yansıttılar. 

 Denizde ki hareket ise ruhumun yansıması oldu. 
Kimi zaman durgun, kimi zaman taşkın kimi zaman ise  
 başka güzellikleri yansıtmak için ayna olabilen.

Bulutlar ise çoğunlukla görselliğin anlamını vurgulamak için oradaydılar. Sanki günlük hayatımda taktığım akseuarlarım gibiydi. Bazen iddialı bazen de varlığıyla yokluğu bir olan. Ruh haline göre değişen cinsten. Hani bazen daha karamsar bazen daha iyimser.


Bu fotoğrafların hepsi benim. Görünmüyorum ama oradayım. Her bir fotoğraf anındaki duygularımı tasvir edecek kadar güncel farkındalığım ve duygularım.

Bu seneye dair kayıt altına alınsınlar istedim. 5duyum'daki suretlerim olmalarını istedim. 

Son 3 kare de ise ailem. 

Ben yokum ama aslında izleyenim.

Gözlemleyenim.

Durup arkalarından hem kollayan hem  düşünen hem de şükredenim.

Ve tüm bunlar sonrasında aslında her fotoğrafta kendimi görebiliyorsam eğer ben; anladım ki taa derinden
insanın her zaman kendisini keşfetmek için kendi suretini görmesine gerek yok aslında. 


*** Bu arada suret 'in islam felsefesinde, varlığın görünen yanına, beş duyu ile algılanan yönüne verilen ad olduğunu öğrendim.Bu da tam da buraya, 5 duyum'a cuk oturdu.


































22 Temmuz 2014 Salı

Endişeli mutluluk

11 sene önce ilk çocuğumu kucağıma aldığımda duymuştum bu lafı.Yakın bir arkadaşım da benden 5 ay önce doğurmuş ve '' artık bizi endişeli bir mutluluk hali '' bekliyor demişti.

Kalbimiz kendimiz dışında bir başkası için artık atacağı için  mutluluk halimiz de endişeli ve kaygılı bir mutluluğa dönüşmüştü. Hani şimdi onlar mutlu diye mutluyuz da bakalım yarın da kalbimiz böyle atmaya devam edecek mi ? diye.

O zaman 30 'larımın tam başında olan ben; endişeli mutluluğun ben halini deneyimlemiştim. Bencil halini.

40 yaşımdayım. Keşke hep ''ben'' halini yaşamaya devam etseydim bu endişeli mutluluk halinin diye düşündüğüm bir zamandayım.

Zira gerek toplumsal gerek de küresel olan bitenler hepimizi; hepimizi olmasa da duyarlı ve kalbi atmaya devam eden herkesi endişeli mutlu haline büründürdü. Hatta çoğu zaman endişeli ve kaygılı çok az zamanlarda gerçekten mutlu olabilen bizler için  ''huzur'' hepimizin peşinden koştuğu bir kavram oldu sanki.

Ama ne yalan söyleyeyim; ben halimden sıyrılabildiğim için çok daha tam hissediyorum kendimi. Her daim mutlu olmaya bile tercih ediyorum bu bencil olmayan halimi.

Olan bitene üzülmekle birlikte çok endişeli olmamaya çalışıyorum, az korkuyorum.
Duyarlılığım hiç bu denli artmamıştı sanki.
Kendimle uğraşmaktan çıkıp başkalarını daha çok düşünür olmak bana çok iyi geliyor.
Sanki enerji çemberim genişledi. Görüyorum ki benim gibi düşünenden ziyade hisseden çok arkadaşım var etrafımda.

Zira düşünmek çok daha pasif bir eylem ama hissetmek daha aktif ve paylaşımcı geliyor bana.
Başlamak bitirmenin yarısıdır lafı eskide kaldı.
Benim için artık '' hissetmek başarmanın yarısı ''

Biliyorum zor günlere gebeyiz.

Her dönem gibi.

Endişeli mutluluğun kıymetini bilmek bile lüks gibi.

Hep söylediğim gibi ; herşey göreceli.

Hakkımızda hayırlısı.

Sadece benim, bizim için değil.

İnsanlık için.















Hoş geldim!

Yeni yılın ertesi, annemin başka diyarlara intikal edişinin tam göbeği, oğlumun yeni yaşının hemen öncesi bir zamanlardan merhaba! Uzun bir ...