28 Şubat 2021 Pazar

İpek hanım

Bundan 21 sene önce filan. Evlenmişim. İyi bir işim var. Kariyerim parlak görünüyor zira çok sevdiğim bir işi sonunda bulmuş, dört elle sarılıyorum. Güzel giyinmeyi seviyorum. Sürekli aksesuar ile zenginleştiriyorum giydiklerimi. Desenli çoraplar, siyah çerçeveli gözlükler filan ama illaki takılar. 

Diyorum ki  madem takı seviyorum, o zaman yapabilirim de. Neden olmasın diyorum ? 

Ve kendimi birdenbire Nişantaşı'nın en artist sokaklarının birinde Bayan Nelli 'nin stüdyosunda buluyorum. https://www.salom.com.tr/news/list/category/haber-110025-nelli_gavriyeloglundan_doga_esintili_takilar.html

Mum tekniği ile gümüş takı tasarlamayı öğrenmeye çabalıyorum. İnanılmaz titizlik isteyen bir teknik sonucunda takı - ki ben o sırada hep yüzük çalışıyorum- yapmayı deneyimliyorum. Her haftasonumu Nişantaşı'nda geçirdiğim onca saat sonrasında kendimi beğendiğim takı stüdyolarında bu işin başka ustalarını bulmaya, merakla soruştururken buluyorum. Ve çok beğendiğim Urart takılarını yapan bir ustanın o markadan ayrılarak Kadıköy'de kendi atölyesini açtığını öğreniyorum. Bu sefer nedenini hatırlamadığım bir sebepten ötürü rotamı Nişantaşı'ndan Kadıköy'e çeviriyorum. Kadıköy'e gidip gelmeyi çok seviyorum sevmesine ama atölyede bir daha  emin oluyorum ki bende tasarım için gereken el becerisi, titizlik ve en önemlisi sabır yok. Olsa olsa sadece iyi bir göz ve taşıma becerisi var :) 

Ama hakkını yemeyeyim Çağlar o dönem ki hevesimi desteklemek için bana bir oda dolusu gerekli tüm malzemeleri alıyor. 

Ama sonunda kabul etmek zorunda kalıyorum ki bu yolculuğun sonunda bir ışık yok. 

Yaş 26 . İsmim hobilerimi hayata geçirmeye çalıştığım ortamlarda halen '' İpek ''

Sonraki dönem  içimde hep ukte olan bir tiyatro sevdasına ayrılıyor.  İllaki çıkacağım o tiyatro sahnesine. İş yerindekilere bile illahlah geldi, ben de tamam dedim, bu sefer istikamet '' Ayla Algan Ekol Drama'' atölyesi. 

Taksim 'in göbeğinde bir yer. Ela olsa olsa 3-4 yaşlarında. Haftada 2 gün iş çıkışı bu sefer oraya. Kendim gibi kimsenin olmadığı bir yer. O dönem daha kurumsal tiyatro klüpleri filan yok. O yüzden illaki dışarıda bu işi halletmek durumundayım. Evli, barklı, işi gücü olan bir anne olarak'' ait '' olamıyorum. Zaten kurumsal bir yer hiç değil, amaçları bile yok. Gelenlerin ise amaçları belli değil. O yüzden daha fazla dayanamayıp, hüsranla oradan  ayrılıyorum. 

Yaş 30. Halen ismim İpek.

Biraz daha zaman geçiyor, tiyatro sevdası içimde ukte, başım bu konuda hafif önde, bu konudan dolayı üzgün bir şekilde , önce kurumsal iş dünyasından istifa ediyorum sonra 2. çocuğumu doğuruyorum. Ve bir süre sonra  yine yollara düşüyorum. 

Biri 6 yaşında diğeri 1 yaşında 2 çocuklu anne olarak bu sefer istikamet Vahide Gördüm'ün yeri ''Akademi 35,5'' . Çok heyecanlanıyorum, bu sefer olacak bu iş diyorum. Hem Vahide Gördüm çok daha disiplinli ve yaptığı işe sahip çıkıyor, bizimle bizzat ilgileniyor hem de adı 35,5 olan - zira ikimizde Karşıyaka'lıyız - bir yerden evren  bana bir mesaj  yolluyor diyorum.  

http://www.35bucuk.biz

O sırada diz furyası patlıyor, 11-12 sene önce. Ben illa tiyatro derken yanımdaki sahne tozu yutmaya gelmiş bir çok kişi illa da kamera önü, dizi de dizi diyor. Tiyatro ve alkış sesi kimsenin umrunda değil, herkes şöhret ve kamera istiyor. 

O zaman ben ve 2 çocuklu halim yavaş yavaş farklılaşıyoruz ortamda. En son Altan Gördüm de bana gelip ''  ''Doktorlar''   diye bir dizi çekiyoruz, sana uygun bir rol var, ilgilenir misin ? '' diye sorunca ben koşar adım kaçıyorum. Zira benim yolum ile oradakilerin yolu bir değil, ben kim dizi oyuncusu olmak kim :)

Yaş 35. İsmim halen İpek.

O zaman tekrar karar veriyorum ki 2 çocuklu bir kadın olarak ben yine işim ile var olayım,  hobilerimi rafa kaldırayım. 

Ama sonra dayanamıyorum, tiyatro sevdamın zorunlu olarak sabote edilmesinden yaklaşık 2 sene sonra kendimi bu blogu açmış -neredeyse 9 sene önce ! -ve içimi akıtırken buluyorum. Yakın çevrem, yazı yazma konusunda  tiyatrodan daha çok gelecek vaat ettiğimi söyleyerek kendimi bir nebze olsa da avutmamı sağlıyorlar. Avutma işe yaramış olmalı ki 9 senedir iyisiyle kötüsüyle az çok bir şeyler yazıyorum. 

Bu ortamda da -yakın çevrem dışında - yazılarımı okuyanlarla tanışma imkanım olmadığım için bana nasıl seslendiklerini bilmiyorum. Zaten aslında İpek değilim bu ortamda, 5duyum olmam da işleri biraz karıştırıyor.

Bloğa yazmaya başladığımda yaşım 39, ama zaten  ismim de bu ortamda İpek değil :)

Kurumsal hizmet verdiğim iş kolumu , Amerika Amazon 'da bir ürün satmaya evriltmemden az önce ; kurumsal dünyada biraz daha varolup olmamı anlayabilmek için kendime bir şans daha veriyorum. Bana yakın çevremin yakıştırdığı üzere '' Koçluk '' eğitimine gidiyorum. Yaklaşık 1 sene süren bu eğitimde aslında en çok kendime uygun profildeki kişilerle bu ortamda buluşsam da bir şey beni geri çekiyor.

Ben artık o dünyadan,  '' kurumsal '' olmaktan çoktan uzaklaşmış, inancımı kaybetmiş buluyorum kendimi. Hayallerim kişilerin dert ve sıkıntılarını dinleyerek kendilerine en iyi '' yolu '' bulmalarını sağlamak kesinlikle değil, fark ediyorum. 

Güzel bir şekilde programı bitirdikten sonra emin oluyorum. .https://elemental-v.com İyi yaptığım şeylerin üzerine daha fazla gitmek istiyorum. 

Yaşım 44, çok benzer yaşlarda olmasak da benzer profiller, iş tecrübeleri sebebiyle ismim o ortamda  yine İpek oluyor. 

Ve iki sene önce ise ver elini yazı yazma kursu diyorum. Ama o sırada bir de iş doğuruyorum. Ve Denizli'den Amerika'ya koltuk şalı ihraç ediyoruz. Yazı kursum Moda 'da. Çok romantik keşiflerim oluyor. İyi ki diyorum. 

Yine enteresan bir grup insanla, bir masa etrafındayım. Ama sorun şu ki ben kendimi enteresan bulmuyorum. Öyle olunca yine aidiyet duygusu azalıyor. Neden olduğunu tam  hatırlamıyorum ama  kursun 1. bölümünü bitince devam etmiyorum. 

Yaşım olmuş 45, bu sefer ise benzer profil pek yok, ama yaşta benzer bir grup insan ile birlikte olduğum için ismim yine İpek:). https://sanalyazievi.com

Yıl 2020 oluyor. Ve tam 1 sene önce ise  bütün dünyayı kasıp kavuran Pandemi süreci başlıyor. İlk dönemleri şaşkın ve sürece uymakla geçiyor. Daha pasif ve izleyici. İkinci dönemi ise daha aktif ve kararlı. 

O adım atılacak. İçten ne geliyorsa o yapılacak .İster zoom ortamında ister gerçek sınıflarda.

Eş zamanlı karar veriyorum. Hep içinde bulunmaktan, okumaktan, araştırmaktan keyif aldığım astroloji eğitimine ve içimden daimi fışkıran dans etmeye olan düşkünlüğümü bir nebze formatlamaya karar veriyorum. Dans geleceğimi astrolojik açıdan okumaya karar veriyorum desem belki de daha doğru olacak...

Bu arada yaş 47 oluyor.Ve gerek astroloji sınıfımda https://www.lunasmelody.com gerek dans sınıfımda https://www.youtube.com/user/detikan84 birden bambaşka bir şey oluyor. Önce pek önemsemiyorum ama üstüste duyunca pek de şaşırıyorum.

Zira birdenbire sınıfımdaki herkes bana '' İpek Hanım'' demeye başlıyor Ben de hemen düzeltiyorum;     '' ''bana İpek! ''diyebilirsiniz.

Evet 20 sene çok uzun bir süre. İnsanın ilgilerinin değişmesi, deneyimlemek istediği şeylerin çeşitliliğinin artması olası bir durum. 

Bu hikayede aslında biraz bu durumun özeti gibi. 

Ancak sorarım size; İpek 'tek İpek Hn'a evrilecek ne yapmış olabilirim ki ben ?

İnsan 20 senede hanıma evrilirse biz pek yakında pazarda teyzeye evriliriz bu gidişle...






  



 

18 Şubat 2021 Perşembe

Ömür dostum 50 yaşında...

 

ÖMRÜME ÖMÜR KATAN ÖMÜR DOSTUMA...

Canım Annem,

Bilmeni isterim sen gittikten sonra -senin yokluğun dışında- hiç eksilmedim ben. Aksine çoğaldım.
Halen yanımda senin çok iyi bildiğin, tanıdığın dostlarım var. Hepsi ile birlikte büyümenin, çoğalmanın keyfini çıkartmaktayım.

Tabii daha sonra edindiğim ve senin hiç tanışma fırsatını bulamadığın olağanüstü insanlarla da tanışarak çoğaldım ben. Çağlayan misali. Tamamlandım onlarla da adeta.

Bugün onlar içindeki en ömür ve benim içinde tesadüfi olamayacak kadar önemli rollere bürünerek bana ilham kaynağı olmuş bir dostum ile tanıştırmak istiyorum seni.

Bu satırları okurken bu ömür dostum; 44. yaşını kutluyor olacak. Ve 44. yaşında yakın dostlarından tek bir şey istedi. Kendi anne ve babalarımızın hoşuna gidecek bir hediye vermemizi istedi.
Ben de seninle O'nu tanıştırmak istedim. Biliyorum ki bu senin çok hoşuna giderdi. 

Bu ömür dostumun ismi Elif.
İçinde kadının her türlü hali kayıtlı.
Bir kere çok ama çok güzel.
Star ışığı var O'nda.  
Zaten bir dönem TV 'de star olmuş ama sonra kendine yakıştırmamış mesleğine yönelmiş. Düşün yani o denli doygun biri.
Meslek demişken mimar. Çok da zevkli. 
Hatta okulu 1. bitirmiş.
Hem akıllı hem zevkli hem de makul. 
Aslında bir o kadar da bohem.
Tutkulu bohem.
Ama aynı zamanda da çok anaç.
Aklın karıştı değil mi ?
Yani tutkulu, bohem ama makul; aynı zamanda da anaç.
İşte annecim Elif'in ömür olma sanatı burada gizli.
Dedim ya içinde kadın olmanın tüm renkleri gizli.
Hemen çözülecek bir kadın değil kendisi.
Gizemli. 
Gizemi eskilere dair. 
Ama aynı zamanda da oldukça saf.
Şuursuz bile denilebilir kimi zaman.
Ama şuurlu öfkeli olunca da kaçmayı bilmesin yanından.
Ben değil.
Ama mesela kocası ve çocukları.

Yollarımız daha evlenmeden kesişti.
O evlenmeye hevesli ben ise aldığım teklifi bile bekletecek kadar mesafeli.
Sonuç; Önce ben; 1 sene sonra da O evlendi.

Hemen çocuk dedi durdu. Ben daha dururken. İyi oldu. O deyip durdukça ben de çocuk sahibi oldum. Durduğum yerden adeta. 3 ay arayla. Yoksa ben durmaya devam ederdim. Allah razı olsun. Ela'yı Elif' e borçluyum annecim.

Sonrası da  çorap söküğü gibi geldi annecim. 
Elif'e borçlu olduğum konular da günler de arttı. 
Akıl vermeyi sevmez. 
Kendi haline bırakır sanırsın.
Ama adeta beyin yıkar. 
Takmıyor gözüksem de akıl yıkaması sayesinde; normal doğum, illaki emzirme, şimşir kaşık derken hayatımın çok büyük çoğunluğunda etkisi var desem az söylemiş bile olurum.
Çok pürüzsüz değil tabii her şey. Beni de tanırsın. Almayı da vermeyi de kendi kurallarımla yaşarım. 
Yaşardım.
Elif'e kadar.
Elif dünyamı alt üst etti.
Vericiliği ile önce çok kavga ettim. Bildiğin kavga.
2 defa çok büyük kavga ettik.
1 tanesi 10. evlilik günümüzde Çağlar'ın bana özel bir süpriz yapmadığını öğrendiğinde gitti dünyayı aldı hediye etti bana. Tabiiki kabul etmedim diye kavga ettik.
İkincisi ise evlerindeki yılbaşı gecesinin düzenine  karışıp ; hepimizin olan bitene yardım etme/paylaşma bölüşme teklifime çok sinirlendi. Nasıl olur da O'nun düzenine karışırmışım diye.
Anla annecim ikimizde hafif tutkulu ve asabi.

Ben vermeyi halen öğrenemedim belki ama almaya daha yatkın oldum annecim.
Elif sayesinde pek tabi.

En son geçen sene bildiğin üzere 40. yaşımı kutladım.
Senden bana miras yazılı şeyler dışındaki en kıymetli hediyelerimden bir tanesini hediye etti kendisi.
Kendimi.
Başkalarının gözünden kendimi.
Kimler yok ki.
Babam, Murat, halam, kayınpederim, kocam vs vs .
Ve pek tabii kocaman duygularımın, duyumsamalarımın kendisindeki yansımaları.
Bir döneme ait.
Önemli.
İnan bana annecim kapağını zar zor açabiliyorum.
Kapaktan dışarı taşan enerjiyle başedemiyorum.
Bilirsin bazı şeyleri zamanla içselleştirir, hazmederim.
Bu sefer oldukça uzun sürdü.
Eee kolay olmadı pek tabiiki.
40 seneyi kim bir çırpıda hazmetmiş ki ben edeyim.
1 sene sonra ancak teşekkür edebilecek duruma geldiysem,
Anla.
Şaşkınlığımı ve kocaman çalkantılarımı annecim.

İşte böyle annecim.
Elif bu.
Ömrüme ömür katan
Ömür dostum.
Hem biliyor musun?
Annesinin adı da Ömür!!!

İşte böyle annecim.
Hem seni tanıştırmak istediğim,
Hem O'nun istediğini yapmak istediğim,
Hem de senin huzurunda O'na şükranlarımı sunmak istediğim
Kişiydi.
Elif.


Aşağıda da kendisine ithaf ettiğim bir yazı var.
Tabiki Hz.Mevlana'dan.

Dört dörtlük bir yaşta,
Dört dörtlük bir hayatta,
Dört dörtlük dostluğu için az bile...


Öptüm seni hasretle,
Annecim.
Sevgiyle.
Kızın İpek.


Bilemezsin 
Sana verecek bir armağanı
Ne kadar çok aradığımı,
Hiçbir şey içime sinmedi
Altın madenine altın sunmanın ne anlamı var
Ya da okyanusa su...
Düşündüğüm her şey
Doğu'ya baharat götürmek gibiydi.
Kalbimi ve ruhumu vermemin bir yararı yok.
Çünkü Sen zaten bunlara sahipsin.
O yüzden Sana bir ayna getirdim.
Kendine bak ve beni hatırla!
Hz Mevlana

1 Ocak 2021 Cuma

Aile ve annelik

Yeni yılın ilk günü , geçtiğimiz yıla dair son duygu ve duyumsamalarımı yazmak için oturdum. 2020 'e dair  yazmak istediğim unsurlardan iki tanesi kalmıştı. Aile ve annelik.

Ekranda Viyana Filarmoni orkestrasının yeni yıl konseri açık. Benim klasik müzik zevkim de ilgim de oldukça sınırlıdır. Ama bende emeği çok olan halam ve eniştemin hayatları klasik müziktir desem hiç yanlış olmaz. Ailemizin kültür elçileri olarak kendileri , spor elçileri olarak babam ve abim bizi temsil etmiştir yıllar yılı.

Ekranda koskoca orkestra canlı yayın yapıyor bomboş salona. Sonra tüm orkestra, ayağa kalkarak seyirci varmışcasına selamlıyor salonu. O sırada ekrana internetten bağlanan yüzlerce insanın sureti geliyor. O suretlerden birisi olabilmek bile son derece zor olmuş. Bu etkinlik bile  gösterdi ki bu sene, tarihe her türlü farklı yazdırdı kendisini.

Tam yazı yazmaya oturmuştum ki telefonuma gözüm takıldı. Instagramda takip etmek üzere bir hesap adı çıktı karşıma...

''Güzel anılar dükkanı'' adlı. Kendini ''acıya dair herşey '' olarak tasvir eden bir sos ve marmelat dükkanı. 

İşte 2020 dedim. Güzel anılar dükkanı, acısı bol, lezzeti güzel. O kadar tezat,  o kadar zor,  bir o kadar da güzel anılar yaratmamıza vesile olacak kadar basit, çoğu anı şükür dolu. 

2020,  illaki kendinizden başka birisini düşündüğümüz, en basitinden sağlık çalışanları için, onlar iyi oldukça, onlara elimizden gelen desteği verdikçe daha iyi hissettiğimiz bir sene oldu. 

Acı ve güzellik çoğu zaman yanyana idi. Bu yanyanalıktan bolca şükür ortalığa çıktı. 

2020 senesinin bir başka hakim duygusu ''kısıtlar ve engeller'' idi. Ben şahsen bütün bu kısıt ve engellere rağmen eksik yaşamış olsam da eksik hissetmedim.

Eksilmişken, eksik yaşamışken eksik hissetmemek...

Son yıllarda öğrendiğim üzere ben bu dünyaya hasbelkader doğmuşum. Aşırı hareketli ve uykusuz bir oğlan çocuğunu 22 yaşında doğuran annem, 2-3 sene kadar hiç yatak yüzü görmemiş, zayıflıktan bitap düşmüş. Her hafta Ankara'da Hacettepe Üniversitesi acil servise giden abim pek tanınır olmuş o camiada.  Çene yarma, ayağa çivi batma vs derken annem pes etmiş. Gözü ne ikinci çocuk ne başka bir şey görmüş, sadece biraz uyku ve düzen istemiş her fırsatta. Tam biraz rahatladığını düşündüğü sırada, Murat 4,5 yaşlarında iken ise hamile olduğunu öğrenmiş. Ve bebeği aldırmak üzere hastaneye doğru yola çıkacakken halamlara uğramışlar. Ve tam kalkmak üzereyken  annem birden karar değiştirmiş. Ve hastaneye gitmekten vazgeçerek beni doğurmaya karar vermiş.

Vazgeçtiği kararın sonucu, hayattan vazgeçmeyen ben doğmuşum. Bu  hayata doğmak bile şans iken, ben yoldan kararlı dönen bir kadının şansının şansı olmuşum.

Şanslı olduğumu hep çok düşündüm, hep şanslı hissettim. Hissettirildim. Sahip olduğum şansımın en büyük sebepleri şüphesiz içine doğduğum aile ; anne ve babam idi, hep bildim ve teşekkür ettim.

Bugün annemin yokluğunun 29. senesi bitti.  Koskoca 29 sene annemsiz geçti.  Annemin yokluğundan sonra ben çok eksildim ama hiç eksik hissetmedim. 

Beni bu yokluğa nasıl  hazırlamışsa artık, doyumsuz ve aç değil hep bildik bir doygunlukta yürümekteyim hayat denilen bu akışta. 

İşte benim anneliğimin ve aile hayatımın da pandemi ile birlikte  gayesi bu oldu. Engeller ve kısıtlara rağmen doygun hissedebilmek, hissettirebilmek. Hayat akışında eksiklikler bile olsa eksik hissetmemek, hissettirmemek oldu. 

Bunu gaye edinmiş olmam gerçekleştirmiş olmam anlamına gelmiyor elbet. Bu ektiğim tohumların duyumsanabilmesi için zaman akmalı ileriye doğru. Çocuklarımın idrakında ancak bulabileceğim, amacımın nihai sonucunu. Acelem yok. Nasılsa zamana yenik düşmediğini 29 sene sonraki hislerimden biliyorum.

2020'nin ortaya çıkarttığı acı, acının doğurduğu iyilikler, iyiliklerin şükürleri, en mükemmelinden bir ''güzel anılar dükkanı'' olmayacak belki de ama eksik yaşanmışlıklara  rağmen eksilmediğimizin kanıtı olacak. 

Annem gibi. 29 seneye ve  O'nsuzluğa rağmen ki eksik hissetmediğim gibi. 

Tek farkla.

Annemle geçirilmiş zamanların hepsi, en mükemmelinden ''güzel anılar dükkanı'' olarak kalbime kazınmış durumda. 

Ruhun şad, mekanın cennet olsun hayatımda tanıdığım en zarif ve verici kadın, annem.

27 Aralık 2020 Pazar

Aylaklık-İçimdeki çocuk-Hareket

2020 senesini uğurlamaya sayılı günler kala ben de 2020 senesini kendi açımdan yorumlamaya devam ediyorum. 

Hayatımızın şu ana kadar, en enteresan,  hayat dönüştürücü olan olayı olan pandeminin Türkiye'ye etkisi ile birlikte evlere kapandığımız gün takvimler  23 Mart 2020 'yi gösteriyordu.  

46. yaşımı kutladığım gündü o gün. Çekirdek aile, alelade bir pasta etrafında mum üflerken benim haricimde herkes üzgündü bana böyle bir yaşgünü yaşattıkları için. 

Benim içimde ise bir sakinlik, dinginlik ve herşeyden önemlisi kendimden beklenilmeyecek bir şekilde kabulün getirdiği huzur vardı. Olması gereken olmuş gibi hissediyordum. Evlere kapanmamız, kabuklarımıza çekilmemiz, yaşamımızın sınırlandırılması bana özgürlük alanı yaratmıştı adeta. 

O yüzden yeni yaşımla birlikte kendime yaratmış olduğum bu özgürlük alanında kendime ilk defa izin vererek,  kendi üstümde sürekli egemen kıldığım  ''üretken ve verimli olacağım'' baskısını kaldırarak kelimenin tam anlamıyla aylaklık yaptım. . Ahesteliğin ve  çabasızlığın keyfini çıkardım. Edilgen ve sürekli alıcı durumuna geçtim. Sürekli bir şeyler izledim, dinledim, okudum, konuştum, düşündüm ama bunların hiçbirisini bir şeye evriltmeye, dönüştürmeye ve sentezlemeye çabalamadım. Bıraktım durdukları yerde kaldılar. Ben de kaldım. 

Hareketim de çok azalmıştı. Yukarı mahallelere keşif yürüyüşleri yapıyordum ama temposu oldukça düşük, amacı farklı, gözlemeye ve sessizliğime sokağın sessizliğini katma yürüyüşleri idi bunlar çoğunlukla.Zaman zaman hareketin temposunu da nabız atışımı da ıssız köşelerde karşıma çıkan ya yalnızlıktan sıkılmış  ya da açlıktan feryat eden köpek sürüleri artıyordu o kadar. Ki onlarla karşılaşmamak adına bir süre sonra o rotaları da yapmamaya başlayınca hareket tempom bayağı düştü.Aylaklıkta başka bir evreye geçmiştim. Duraklama.

Yazlığa geçince değişir diye düşündüğüm duraklama ve aylaklık dönemim ortalama Temmuz ayına kadar bu şekilde sürdü. 

Ancak bir sabah yakın arkadaşım Aslı ile bir plan yaparak rutinimizi değiştirerek sabahlarımızı biraz daha yaşamaya karar verdik. Erkence bir yaz sabahı saat 7.30 da bizim evin önünde buluşarak Alaçatı'dan Ilıca plajına denize girmek için sözleştik. Ama en önemli detay bunu bisikletlerimizle yapacak olmamızdı. Sırtımızda sırt çantaları, en incesinden bir peştemal, biraz para, bir şişe su, kafalarda kask,  sabah sessizliğinde, hayatı yaşamak için evlerden ilk çıkan olmanın haklı gururunu yaşıyor gibiydik. 

Ve yol boyunca yanyana bisikletlerle konuşa konuşa, hayatı sorgulayarak, sabah enerjisini pedallarımıza yansıtarak Ilıca plajına vardığımız an ayılmıştım ben. Aylaklıktan ayılmıştım adeta. Sadece bir bisiklet, yanyana gitmek, arada pedallara kuvvet, içimdeki çocuğu uyandırmıştı tekrar. 

Ve o çocuğun doğasında hiç bir zaman ama hiç bir zaman aylaklığa övgü olmamıştı. O çocuk hareketin ve enerjinin çocuğu idi. Patenden tenise, yüzmeden voleybola, ip atlamadan yakar topa, yogadan kickboksa, danstan rüzgar sürfüne, herşeye evrilebilir, deneyimleyebilir, rekabet edebilir, hırslanıp hızlanabilir , herseye yapmaya azmedebilir ama bir tek aylaklık yapamazdı. En azından sürdürülebilir aylaklığı.

İşte Ilıca plajına gitmek, o güzelim sahilde yürüyüş yapıp, denize atladıktan sonra ıslak mayolarla saçlardan akan sularla bisikletler üstünde tekrar yola düşmek, fırına, bakkala uğrayarak hayatın getirdiği diğer nimetleri alarak sabah 9 olmadan evlere geri dönmek beni tekrar bildik İpek yaptı. Hareketin enerjisinden beslenen İpek .

Bu sabah rutinlerimiz yazın geri kalan döneminde düzenli bir şekilde hayatımıza girerek,  bu yazın en güzel ve özel anlarına, yaptığımız derin sohbetlere imzasını bu şekilde atmış oldu. 

Aylaklık maceramda, bir bisiklet kadar basit bir araç ile özümü tekrar keşfettiğim bir anda bitmiş oldu. 2020 senesinin Eylül ayından itibaren ise özümü ve enerji kaynağımı bir daha hiç unutmayacak şekilde harekete evrilerek düzenli spor yapmaya başladım. Bildiğim en önemli şey her ne spor yapıyor olursam olayım içimdeki çocuk bundan her zaman çok ama çok mutlu olup, inanılmaz bir şekilde besleniyor.

Ve kendime ve içimdeki çocuğa sözüm, her daim oyun ruhumu korumak... Kazanmaya çalışmak, ters köşelere koşturtmak, inanmak, arada mızıkçılık yapmak, pes etmemek. Karşımda ister kocam olsun, ister kızım ister oğlum, ister  arkadaşlarım. Onlar da görsünler, tanısınlar, tanışsınlar içimdeki çocukla. Eğlenir, ilham alırlar belki kimbilir.

 O içimdeki çocuğa  son bir önemli sözüm daha var . 

 Sağlığımız yerinde olsun, pandemi izin versin, dansa başlamak istiyorum. 

İçimdeki çocuk istiyor, ben ne yapayım:) 




25 Aralık 2020 Cuma

Dostluk ve empati

Geçen gün halam ile telefonda konuşuyorduk. Bana, bana dair, unuttuğum ama anlattığında çok dokunan konuşmamızı anlattı. 

Annemin ölümünden 9 ay sonra Ankara'ya üniversite okumaya gittim. Okul zamanı Ankara'da halamların evinde kalıyor, tatillerde  Ankara -İzmir arası mekik dokuyordum. Bu mekik dokumalar hep Varan marka otobüslerle, genellikle gece vakti ve yine genellikle en şık, en tiki ! ( böyle bir kelime vardı o günlerimizde) halimizle yapılıyordu. Gece vakti uyuyunca ağzımızdan salya akabilir, ağzımız yüzümüz dağılabilir, hatta ve hatta horlayabilirdik  ama şıklığımız ve o otobüse nasıl bindiğimiz herşeyden  daha önemli hale geliyordu.

Kimi zaman sabaha kadar cırcır konuşulur, uyumaya çalışan azınlıklardan şşşt sesleri gelirdi. Kimi zaman beğendiğin çocuğun gözüne sabahta iyi gözükebilmek için tüm gece makyaj tazelemesi yapılırdı.  ( Bu yolculukları ayrıca yazmam gerekiyor beli olduğu üzere)

İşte yine bir tatil arifesinde o seyahatlerin birinde, yanımda oturan, kadın olduğunu düşündüğüm bir yabancının sorusu üzerine anlatmaya başlamışım. Annemin kaybını, hislerimi,   çok yeni olan travmanın bendeki izlerini.

Ne o anı ne de sonrasını hiç ama hiç hatırlamıyorum. Ama her ne olduysa İzmir 'den gelir gelmez halama  '' annemi ve yaşadıklarımı  otobüste yanımdaki kadının tekine anlattım. Beni, başıma gelenleri, yoksunluğumu, acizliğimi bir hikaye gibi dinledi '' demişim pişman bir şekilde. ''Halbuki ben hikaye anlatmadım. Başıma gelen ve beni çok üzen özel bir durumu paylaştım'' demişim.

Ve hemen ardından da eklemişim; 

Ben  o kadının bir kulağından girip bir kulağından çıkacak bir hikayesi olamam. Ben ve hikayem, ancak ve ancak beni anlayabilecek,  hikayeme kıymet verecek, beni anlayabilecek  dostlarımla paylaşılmalı.Sıradan bir kişiyle değil ''

Neredeyse 30 sene önce. Belki 18 'im belki 20 'yim. Yetişkinliğe yeni yeni geçtiğim bir dönemimdeyim.

Halam ise benim söylediğimden o kadar çok etkilenmiş  ki; kendisi bile kime ne anlatacağına, anlatacağı kıymetli bilgiyi kimin nasıl taşıyabileceğini ölçüp tartmış bu 30 sene boyunca. 

2020 'nin kıymeti bunu daha da anladığım bir dönem oldu  benim için. Evlere kapandığımız zaman diliminde, bunca sene biriktirdiğim dostlarımın hepsi ile daha sık ve düzenli görüşebildim. Tabiki teknoloji sayesinde. İster çocukluk arkadaşlarımla ister iş hayatından tanıdığım ama hayatımda çok kıymetli yerlere sahip dostlarımla bir ekran etrafında toplaştık. Düzenli ve ısrarlı bir şekilde. Hepimize iyi gelen bir şekilde. 

Genelde seanslarımız; ne dediğimizin belli olmadığı  bir şekilde hep bir ağızdan konuşmalarla, arada bir ''manyaksın kesin sen'' cümlelerinin iltifat olarak havada uçuştuğu, arada bir de  elimizde tuttuğumuz kadehlerden bir fırt alarak, konuların hararet derecesinin çok daha arttığı durumlarda  çocukların '' anneee çok bağırıyorsun uyuyamıyorum'' serzenişleri ile kesintiye uğrasada devam edebildi.

O yüzden çok net olarak söyleyebilirim ki 2020'nin benim için en önemli şükür duygusu;  sağlık ve ailemden sonra biriktirdiğim dostlarımdı.

Tüm bu dostlarıma hikayelerimi özenle ve önyargısız dinleyebildikleri, empati gösterebildikleri, bana her seferinde kendimi kendim gibi hissettirebildikleri için müteşekkirim. 30 sene önceki gibi bir pişmanlık yaşatmadıkları için daha çok müteşekkirim. 

2021 senesi için her birisine ayrı ayrı,  kendileri ve sevdikleri için önce sağlık sonrasında ise ağız tadı diliyorum.

Ne de olsa  onların ağız tadı benim ağız tadım demek... 

Ne de olsa onların hikayeleri benim kıymetli hikayelerim demek. 

Ne de olsa hikayeler bizi birbirimizi bağlayan en güçlü bağ demek. 

Güçlü bağlar ise umut, ümit, dayanışma, destek, elele tutuşmak, kardeşlik demek... 

Hepimize ama hepimize sırtımızı sıvazlayacak, gözyaşlarımızı kurutacak, gülmekten karın ağrıtacak  dostlarla geçecek yeni bir yıl diliyorum. 



20 Aralık 2020 Pazar

Yüz güldürmek , yüz güldürebildiğine şükretmek

Sildim sildim yazdım. Nice giriş cümleleri yaptım, sadede nasıl geleceğimi beceremedim söz konusu başlığı attıktan sonra . 

Evelemeden gevelemeden diyeceğim şudur ki 2020 senesinde ben kendimden ve tanıdık tanımadık tüm arkadaşlarımdan sadece bir şey istedim. 

Issız, soğuk, bilinmez, karanlık, yalnız, sıkışmış bir senede  ıssız, soğuk, karanlık ve sıkışık yürekler, gülmeye hasret yüzler için.

Sağlıklı olmanın en büyük şükür ve ayrıcalık olduğu böyle bir senede doygun hissedemedik. 

Kafanı sokacağın bir eve, mutfağında canının istediği herşeyi bulundurabilme, işinden olmama ve  fatura ödeyebilme imkanına rağmen dahi yüreğimiz sızladı ince ince.

İnce ince sızlayan, dertli ve kederli yüreklerin yalnızlıkları yalnız yalnız dolaşıyor, yolları bir türlü kesişmiyordu. Kederde bile işbirliği yapılamıyordu.

Zira uzun süredir kolektif bir şekilde, kolektif bir amaç uğruna atmayan kalplerimizin  kederde işbirliği yapabilme becerileri maalesef yoktu.

İşte tam da böylesine bir dönemde, pandemi sebebiyle tekrar bir şeyden emin oldum. Bana her daim iyi gelen en özel duygulardan birisi olan  ''ferahlamaktan  ve ferahlatmaktan ''

Dertleri ortadan kaldırabilecek, yok edecek bir meziyetim, gücümün olmadığı bu sıradışı dönemde yapabileceğim en güzel ve anlamlı şeyin,  yüreklere su serperek, derdi olan kişinin yüreğini ferahlamasını sağlamak olduğunu keşfettim.

Böylece ferahlayan kişinin kendisini duyguca bollukta, hacimsel olarak ise kudretli hissetmesini sağlayarak derdinin ya olduğundan daha küçük olmasını sağlayabilmek ya da bazen de koşulsuz maddi -manevi ihtiyacını  karşılayarak yüreğinin bir süreliğine ferahlamasını arzu ettim.

Bu sıkışık ruhların  yerde aradığını göklerden bulabilmeleri , hayatında hiç tatmadığı mucizevi bir duyguyu tatabilmeleri için de  açık açık talep ettim yüzü gülen , yüreği herhangi bir sebepten ferahlamış dostlarımdan. Adeta dilime pelesenk ettim, her cümlemin sonuna ekleyerek ; 

''Mutlaka yüz güldürünüz, çaresiz yüreklere azıcık da olsa imkanınız ile doğru orantılı su serpiniz.'' dedim. Demekteyim.

Bu amansız salgına kadar kolektif bir amaç için bir araya gelmeyi becerememiş bencil ve çıkarcı insanlığın bence en büyük sınavı da fırsatı da - üstüne üstlük herşeyin çözümünün bu denli kolaylaştığı bir döneme rağmen-  kolektif bir şekilde emek birliği yaparak başka bir insanlık tanımı yaratabilmesi. 

2020 'nin benim için en anlamlı bilançosu emek birliği ile yüreklere su serpmek ise şükrettiğim şey ise bunu yapabilmek oldu. Yüz güldürebildiğime şükretmek ...



16 Aralık 2020 Çarşamba

Anlam arayışı ve kuyruğu dik tutmak

Şüphesiz 2020 zor bir seneydi. Hayatın tam anlamıyla durma noktasına geldiği bir sene oldu. 

Tüm dünya aynı anda durdu. 

Elimizden tüm isteklerimiz, niyetlerimiz, özgürlüğümüz, esnekliğimiz bir anda alındı. Olmayacak şeyler oldu, ülkeler sınırlarını  kapattı. Olmayacak şeyler oldu sevdiklerimize sarılamadık, zor anlarda sırt sıvazlayamadık. Olmayacak şey oldu, gencecik ve sağlıklı  tanıdıklarımız bu yüzden öldü.Olmayacak şey oldu anne ve babalarımıza hayat enerjisi vermek yerine onların hayatlarını almamak adına onları görmemeyi tercih ettik . Olmayacak şeyler oldu, şıkır şıkır giyinip işe gidemedik. Olmayacak şeyler oldu evimiz gerçek anlamda kalemiz oldu. Olmayacak şeyler oldu gençler aşklarını doyasıya yaşamadı, çocuklar da çocukluklarını...

Bitmemiş bir şeyin halen göbeğindeyiz.

Kuyruğu dik tutmaya çalışıyoruz. 

Çok düşündüm ve halen de düşünmekteyim.

Benim bu döneme yüklediğim duygu ne idi ? Bu dönem en çok kimi takdir ettim? En çok kim bana ilham verdi?  diye.

Çok net bir kazananı, kahramanı  oldu bu dönemin benim için. 

Ayrıca bir yazı konusu olacak kadar özel bir insan olan babam benim bu dönemimin kahramanıydı. 

Babam Mart ayında ülkemizde görülen pandemiden tam 3 ay önce,  bir Aralık ayı gününde, yani tam  1 sene önce, 18 senelik eşini kaybetti. Yaşları ileri olan sıradan bir çiftin sıradan bir haberi olabilirdi bu haber. Ama  23 senelik  ikinci eşini de benzer bir hastalıktan , yılın aynı ayında , aynı fedakarlıklarla öbür dünyaya yolcu etmiş birisinin üstüne üstlük  geride kalanın bir erkek olması,  haber değerini belki biraz -tesadüf sayılacak olaylardan ötürü- artırabilirdi.

Ancak  ikinci  eşini teslim aldığı morgun bulunduğu kabristanda,  200 metre ötesinde annemin yatıyor olması,  babamın annemin kaybı üzerinden neredeyse 30 sene sonra halen annem ve ilişkileri için hüngür hüngür ağlıyor olması, O'na doyamamış olması, özlemi, hasreti, isyanı,  2 eşini de kaybetmiş , yaşama tutunmaya çalışan babam ve  biz sevdikleri için pek sıradan, kolay sindirilecek bir olay değildi maalesef. 

Ve babam bu kadar iyi eğitimli, çalışkan, üretken haliyle hayatta herseyi kendisi için düşünmüş ama 2 eş kaybını yaşayarak, yine, yeni, yeniden  önce 50 yaşında sonra da  80 yaşında dul kalarak yaşamına devam edeceğini düşlememişti herhalde...

Ama hep dediğim üzere hayat işte...

Dolayısıyla pandemiden hepimiz farklı ölçülerde nasibimizi almış olsak da babam ve babam gibi yalnız yaşayanları daha başka etkiledi bu vurucu salgın.

Babam için oldukça üzgün ve tedirgindim pandemi başladığında. Ta ki yazın birlikte yazlığımızda vakit geçirene kadar. Bu zaman zarfında babam uzunca bir süre bize geldi gitti. Dolayısıyla babamı bu pandemi döneminde hem yalnız bırakmadığıma sevindim hem de babamı 80'ine yakın tekrar keşfetmenin haklı gururunu yaşadım.

Bu yaza kadar her yaz babam ve eşi birlikte bize gelir, biz de kendilerini odağa koyarak  gezme tozma planları yapardık. 

Bu sefer  ise babam bizim programlarımıza katıldı, evimize gelen arkadaşlarımızla arkadaşlık yaptı, bizimle birlikte başka arkadaşlarımızın evine misafirliğe gitti.

Dolayısıyla kendi sosyal plan ve programlarımızın merkezindeydi babam. Eve gelen her arkadaş grubumuzla konuşabileceği konuları çok rahatlıkla ve güncel olarak konuşabildi(k).

Ekonomi, temel bilimler, spor ( her dalı ama başta basketbol ve futbol ) mühendislik, bankacılık , magazin :) ve aklıma şu an gelmeyen her bir konuyu enine boyuna ve son derece güncel bir şekilde dile getirip tartışabildi(k)

Newyork 'da yaşayan Belçikalı bir arkadaşlarımız geldiğinde kendileri ile son derece akıcı bir ingilizce konuşup, ABD 'de yaşadığı dönemi, Belçika 'da yapmış olduğu staj günlerini anlatınca benim de bilmediğim bir sürü kıymetli anıyı öğrenmiş olduk. Yani diyeceğim o ki, her ortamda misafirlerim değil babam başrol oyuncusu idi. Ama hakkını veren bir başrol oyuncusu oldu. Zaten Al Pacino ve Robert de Niro karışımı olan havası ve karizması ile yaşının ve yaşadıklarının ötesinde bir performans sergiledi. 

Tam 1 sene önce yaşadığı kayba, pandemiye , yalnızlığına ve  herkesin birbirinden korkarak iletişimi en aza indirdiği bir dönemde arkadaşsızlığa rağmen  babam son derece güncel, yarın iş hayatına atılıp karar alacakmış  gibi bilgili ve sağduyulu, hayatta yapması gereken herşeyi layığıyla yapabildiğine olan inancı ve dolayısıyla huzuru , bizlere olan sevgisi ve gözlerinden okunan  gururu sayesinde,  bunca yaşadığı kadersel olaylara rağmen hayatın ANLAMInı bulabildiğini tüm hücrelerime  kadar hissettirdi.

Son 2 aydır ise evde yardımcısız olsa da  18 sene sonra tekrar ev işlerini yapıyor olmaktan bir anlamda mutlu. Kendini,  yatılı yardımcısı olduğu dönemde fazla tembelliğe alıştırdığını düşünerek , şimdi spor yapamadığı ve özgürce sokaklarda dolaşamadığı bir zaman diliminde,  ev temizliğine ve yemek yapmaya vermiş durumda. Önceleri altını yaktığı yemekleri olmuşsa olsa da, şu an elinin ayarı gelip yemeklerin lezzeti yerine gelince babama da bir güven, yeterlilik , şükür ve ağız tadı geldi haliyle...

Hayat hep derim ki ağız tadı ile gelsin, ağız tadı versin. 

Hayatın hakkını , hayatın anlamını bularak veren, kuyruğunu çoğu zaman dik tutan , sadece 2020'nin değil 46 yıllık kahramanım olan babamın,  kalan ömründe de hep ağız tadıyla yaşaması en büyük dileğim ve isteğimdir.

Bu bağlamda bir sene önce okuduğum ve çok beğendiğim Victor Frankl'ın '' İnsanın anlam arayışı '' kitabında altını çizerek ve çok severek okuduğum kitaptan bazı yerlerini babam adına  için paylaşmak istedim...

 ''İnsan, tamamen koşullandırılmış ve belirlenmiş değildir, daha çok, ister koşullara boyun eğsin, ister karşı gelsin, kendini belirlemektedir. Başka bir deyişle, insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır.İnsan varolmakla yetinmez,bunun yerine her zaman için varoluşunun kaderine , bir sonraki anda kendisinin ne olacağına karar verir.''

'' İnsan,sıradan bir şey , bir nesne değildir, nesneler birbirini belirler ama insan nihai anlamda kendini belirleyen bir varlıktır.Mevcut yetilerinin ve çevrenin sınırları dahilinde, olduğu kişi neyse onu kendinden yaratmıştır.Örneğin toplama kamplarında, bu yaşayan laboratuarda ve bu sınav alanında, yoldaşlarımızdan bazılarının domuz gibi bazılarının da aziz gibi davrandığına tanık olduk. İnsanın içinde her iki potansiyel de vardır ve hangisinin gerçekleşeceği koşullara değil kararlara bağlıdır ''

'' Görüldüğü üzere öncelik, acı çekmemize neden olan durumu yaratıcı bir şekilde değiştirmekte yatmaktadır.Ama üstünlük gerektiği takdirde '' acı çekmesini bilmektir''..... '' son günlerde en çok saygı duyulan insanların büyük sanatçılar, ünlü bilimciler , büyük devlet adamları ya da sporcular değil yaşadıkları kötü kaderin efendisi olmayı başaran insanlar olduğu göstermiştir.''

'' Yaşlıların gelecekte hiçbir fırsatı, olasılığı olmadığı doğrudur. Ama onlar bundan fazlasına sahiptir.Gelecekteki olasılıklar yerine, geçmişin gerçeklikleri- gerçekleştirdikleri potansiyeller , buldukları anlamlar, değerler var ve hiç kimse ve hiçbir şey bu değerleri geçmişten koparamaz ''



14 Aralık 2020 Pazartesi

Geçmiş

2020 senesinde geleceğimi düşlemek ve yaratmak konusunda ne kadar az başarılı gördüysem kendimi , geçmişime dair ilişkim ile  gurur duydum bu zor dönemde. 

Bildiğiniz üzere bu mekan, şu sıralar 8. senesini geride bırakıyor. Sadece bu mekana akıttığım duygu ve düşüncelerim, irdelemelerim, deşmelerim, tercihlerim, bilinçli sadeleşmelerim sayesinde ben,  uzunca bir zamandır geçmişimi geçmiş olarak görmeyip, koluma takıp onu orası senin burası benim gezdirmekteydim.

Geçmiş dediğim sepete koyduğum herşeye çok uzun süredir şükretmekteydim. Farkındalıklı bir şükür ile.

Başıma gelen iyi, kötü, haksızlıklar, kadersel olaylar,  bilinçli istismarlar, hepsini ama hepsini zaman içerisinde kabul edip bağrıma bastım. İyi ki dedim kendilerine. Başıma gelen en güzel şey, çok isteyipte başıma gelmeyenler olmuş dedim. İyi ki bu kadar çeşitli ve beklenmedik şeyler yaşamışım deyip bağrıma bastım. Bağrıma bastıkça  kabullendim. Kabullendikçe hafifledim ve sakinledim. Netleştim.

O yüzden ben 2020 'nin bu canhıraş yangınına  çok uzun süredir hazırlanıyormuşum gibi hissettim. Oldukça sakin, hazır ve nettim. Geçmişimden getirdiğim hiçbir yüküm yoktu sırt çantamda. Ne zihnimde ne yüreğimde bir uğultu, vızıltı, bağırış çağırış olmadı. 

2020 her anıyla akışta olduğum, kabullendiğim ve  kolaylıkla ilerlediğim bir sene hatta milat oldu benim için. 

Birkaç senedir yazılarıma da yansıttığım üzere; kendim ve ailem için en büyük dileğim; kolaylıkla akabilmek idi. Bir şeyi oldurtmaya çalışmak için kendi performansımın ve seviyenin üstünde bir güç ve efor sarfederek, yıpranmak, yıpratmak  yerine, olanla akabilmek, uyumlanabilmek, olanı kabullenerek keyif alabilmek idi en kalpten dileğim.

2020 senesi bu dileğimi gerçekleştirebildiğime, sözde değil özde de uygulayabildiğim için kendimle gurur duyduğum bir sene olarak kayıtlara geçebilir.

Hazırım 2021 seninle de elele verip akmaya, coşmaya, yolumu bulmaya...


13 Aralık 2020 Pazar

20 de 20...2020

Oturdum düşünmeye. Baktım içimden geçenlere. Aldım elime kalemi. Bekledim bekledim akmadı bir türlü. 

Nasıl bir sene idi bu 2020 diye. Böyle bir zamana denk gelmek, deneyimlemek.

Düşünmesi zor, idraki zor olan bir zamanı kolay anlatamayacağım sanırım. Kolay anlatamayacağımı anlayınca zamanı bölmeye başladım. Neler konuştuğuma kulak kesildim. Aylara döndüm, mekanları taradım ve aşağı yukarı bir şeyler akmaya başladı.

Senenin bitmesine aşağı yukarı 20 gün kaldığı bugünden itibaren her gün, bu geçmiş zamana dair bir deneyimimi aktarsam ancak bu olağanüstü zamanın hakkını verebilirim. 

O yüzden de başlığım 2020 senesinde 20 de 20...Aşağıya akıttıklarım bu sene ağzımdan çokça çıktığını düşündüğüm kelimeler , kavramlar...Unuttuklarım kesin vardır, yazıp deşerken kendimi, kesin saçılırlar ortaya haklarını ararlar zannımca.

20 günde 20 de 20 'yi anlamlandırarak 2020 senesini kavramaya hazırım sanırım. Sıralama henüz yapmıyorum ama yaza yaza bakalım kafamda bir sıralama doğaçlama olacak mı ? Onu da en son yazımda anlarım.

  • Empati
  • İçimizdeki çocuk
  • Aylaklık
  • Sadelik
  • Aile
  • Yüz güldürmek, yürek ferahlatmak
  • Keşfetmek
  • Geçmiş 
  • Gelecek 
  • Hareket 
  • İletişim
  • Akış 
  • Şükretmek
  • Annelik 
  • Kuyruğu dik tutmak 
  • Denge
  • Engellerden fırsatlara
  • Anlam
  • Gönülden gönüllülük
  • Dostluk
Fazla vaktim kalmadığı için hemen yazmaya başlamak istedim. İçlerinden bir tanesini çektim çıkardım ; gelecek çıktı...

GELECEK 

2020'de beni en çok şaşırtan gerçeğim hiç hayal kurmayışım oldu. Bunu fark ettiğim andan itibaren kendimi hayal kurmaya ittiysem de  her seferinde '' du bakalım sırası değil şimdi '' dediğimi duydum kendime. 

Geleceği düşünmenin ve hayal kurmanın sırası olmadığını , hatta ayıp olduğunu düşündürttü bana 2020. 

Kendimi sadece şu zamana hapsettim, çerçevelerimi kalınca çizdim, pencerelerimi sıkıca kapadım, kendimi ve enerjimi korumaya aldım. Sahip olduklarım başıma gelen en güzel şeymiş, hayal kurmak sadece daha fazlasını istemekmiş gibi geldi. Daha fazlasını istemek ise şu zamanın en büyük günahıymış gibi hissettirdi.

Halbuki çocukluğumdan itibaren güçlü hayalleri, istekleri olan birisiydim. Hatta yarattığım hayaller, inandıklarım bu yaşıma kadar anlatacağım komik tesadüflere, hikayelere dönüşmüşken şimdi neden geleceğimi düşünmekten, düşlemekten kaçınıyordum ? 

Gelecek sadece bu dönemde  çocuklarıma aittir dedim. Onların hayalleri olabilir, ben de ancak onların hayallerine ulaşmasına yardımcı olabilirim diye kendimi inandırdım. 

Hayal kurmak fazlasını istemek miydi sahiden ? Nefes almak bile çok kıymete dönüşmüşken arsızlık mıydı ? 

Bilge kişilerin dediği gibi yaşam andan ibaret idi.  2020  ise sadece anlardan oluşuyordu ve içinde gelecek yoktu benim için. En sabırsız halimle sabırlı olmayı, geçeceğini sabırla beklediğim, anda kaldığım ama kesinlikle geleceği düşünmediğim bir zaman dilimiydi.

Sanki bir oyundayız ve başka bir aşamaya geçiyoruz da tüm enerjimizi aşama  atlamaya vermiş geride başka bir enerjimiz kalmamış gibiyiz. Hele bir deyip duruyoruz sanki. Hele bir...  

Peki  bu pandemi denilen sıradışı zamanın geçeceğini dilemek ve  beklemek , geleceği düşünmek değil miydi ? 

Gelecek pasif de beklenebilir miydi ? Yoksa gelecek diye beklediğin, kurduğun hayaller içerisinde hep aktif bir rol almak mı zorundaydık ? Kendimizin farklı versiyonlarını, sürekli devinirken hayal etmek miydi geleceği düşlemek ? Yoksa sabır da geleceği düşünmenin , yaratmanın, beklemenin  bir unsuru muydu ? 

Cevabını halen bilmiyorum. Ama tasarıma ve tasarlamaya olan merakım ve inancımı kaybetmemek adına kendi kendime şunları yazarken buldum kendimi.

Sabır . 
Gelecek. 
Gelecek sabırla gelecek. 

Hele bi 2020 'yi uğurlayalım...





9 Kasım 2020 Pazartesi

Hiç tanışmadığım büyükbabamın kaleminden 10 Kasım...

 


Ailemizde yazar yok ama kalem tutan çok. Ama özellikle diş hekimi olupta kendisini kürsülerden seslenerek, yerel gazetelere yazarak ifade etmiş bir büyükbabam var. İnsanların ağız kokusunu çekmek yerine edebiyat öğretmeni olmuş, yaptığı hoş sohbetlerle herkesin gönlünü kazanmış, anlaşıldığından emin olmadan bu dünyadan erken gitmiş bir eş ve bir baba olan büyükbabam... 


Hiç tanımadığım Atatürk'e hiç tanımadığım büyükbabam , 1 tanesini Atatürk'ün ölümünden sadece 2 gün sonra, diğerini ise 2 hafta sonra olmak üzere,  Edirne yerel gazetesinde böyle seslenmiş.( aşağıda ) 

Yazdığı yazılardaki türkçenin duruluğu, Atatürk'e hayranlığı, duruşu, gönlünün güzelliği, bilgeliği üzerinden 82 sene geçmiş olmasına rağmen halen çok güncel, çarpıcı ve  çok kıymetli. Pek tabii ki  benim için.

O'nun Atatürk için yazdığı gibi  ben de hiç tanımadığım büyükbabamı, kimbilir  belki de  kutupyıldızı veya  çoban yıldızında, gözlerimle arayarak, içimde O'nu buldukça yol, yön  alacağım.


Belki de sadece bu yüzden yazmaya daha fazla vakit ayırmalı, kendimi yeterince ifade ettiğime emin olmadan bu dünyadan gitmemeliyim.

Hiç tanımadığım bu iki özel insana bitmeyecek minnet , sevgi ve hasretle...

Mekanları cennet olsun, Allah gani gani rahmet eylesin...











11 Haziran 2020 Perşembe

Sesleniş

''Deniz gibi günler…bazen çekiliyor, bazen dalgalarla yükseliyor, ara sıra kayalara çarpıyor. Garip bir hüzün çöküyor üzerime zaman zaman. Dolunayda durgun sular gibi oluyorum. Özlediklerim var… cafelerde oturmak, alışveriş yapmak değil onlar. Daha önce hayatımda var olmayan şeyleri özlüyorum. Doğanın içinde sessizce yürümeyi özlüyorum. Uzun uzun yolları yürüyerek, usul usul aşmayı özlüyorum mesela. Çimlere uzanıp gökyüzüne, geçen bulutlara bakmayı özlüyorum. Bazen de neyi özlediğimi bilmeden özlüyorum bir şeyleri. Oğlumu özlüyorum. 

Sheila Bender, dostum, mentorum. Onunla son 6 haftadır Zoom’da buluşuyoruz. O Amerika’nın batısında ben Istanbul’da, aramızda 10 saat, bir kıta, okyanus ve milyonlarca insan var. Yine de her Salı akşamı Istanbul saatiyle 8’de sadece ikimiz varız bir ekranda. Kederi yazmak üzerine yaptığı atölyeleri sanal ortama taşımak için video hazırlıyoruz. O anlatıyor, ben dinliyorum. Sonra videoları hazırlıyorum. Atölyenin her bölümünü mutlaka en az 8 defa dinlemiş oluyorum. Her defasında yeniden dinler gibi. Bir şiir okuyor Sheila, “Sesleniyorum..” diye başlıyor. 20 sene önce ölen oğlunu ondan alan dağlara sesleniyor, kara, ağaçlara sesleniyor, hastane odasındaki makinelere sesleniyor. Seslenmek, çağırmak yaşananları. Alıştırma güzel ama çok derine götürmez beni diye düşünüyorum. Sonra “otur yap” diyorum kendime. En basit gördüğüm alıştırmaların bana nasıl tokat attığını, nasıl iyi geldiğini, ruhumun bilmediğim kuytularından nasıl hatırlamadığım anıları çekip çıkarttığını, nefes aldırdığını ve doğru olmasına takılmadan ne kadar güzel yazdırdığını biliyorum aslında. 

Defteri açıp yazıyorum…

Sesleniyorum…mavi
bir hastane odasına
polonyalı doktor kadına
annemin terliklerine

Sesleniyorum…duvarda
suluboya renkleriyle asılı 
duran Masai savaşçısına
Annemin yasına

Sesleniyorum…öfkemize
hiç duymadığım çığlıklara
hiç görmediğim hüzne
Nijerya’da nerede olduğunu
bilmediğim o ufak 
mezara

Sonraki günlerde hep yazıyorum. Hep sesleniyorum, hep çağırıyorum. Çağırdıkça deniz duruluyor, dalgası usul usul sahile akıyor. 

Yazmak nerede, ne zaman, nasıl bıraktığımızı bilmediğimiz parçalarımıza seslenmek, geri çağırmaktır. Yaralarımızla, öfkelerimizle, coşkularımızla, kaygılarımızla, gidenlerimizle gelenlerimizle buluşmak, parçaları toparlamak, her halimizle tam olmaktır. Ruhunuzun biriktirdiği hikayelerin kapılarını açın, denizin sesini, kendi sesinizi duyun. ''

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Bu sabah gözümü bu yazıyla açtım. Geçen sene 1 sene boyunca devam ettiğim yaratıcı yazarlık atölyesindeki pek değerli Yeşim Cimcoz 'un seslenmesi idi bu ... Yazmaya olan ihtiyacı, yazarak durulabilmesi, usul usul akabilmesi, kuytu köşelerine bakabilme cüreti , kelimeleri, vurgusu, tonu, yalınlığı, yitip gidenlere olan özlemi benim de yazma sebebimin ta kendisi. 

Umarım kendime seslenişim hiç bitmez, kendi sesimi duymaya olan açlığım da hiç tükenmez...

Umarım:)


Yazmaya dair tutkunuz için https://sanalyazievi.com 

Bu yazı için https://sanalyazievi.com/dolunayda-durgun-deniz/?ck_subscriber_id=111965315


Hoş geldim!

Yeni yılın ertesi, annemin başka diyarlara intikal edişinin tam göbeği, oğlumun yeni yaşının hemen öncesi bir zamanlardan merhaba! Uzun bir ...